Ahmed el-Derzi
Bölgemizin jeopolitiği, enerjinin uluslararası geçiş yollarıyla, askerî nüfuzun değişken ittifaklarla, iç çatışmaların ise uluslararası hesaplarla iç içe geçtiği küresel gerilim merkezlerinden biri hâline gelmiştir.
Suriye’de yaşanan sarsıcı gelişmeler, Esad rejiminin çökmesi ve yerine yeni bir yönetimin gelmesinin ardından da etkilerini sürdürmektedir. Süreç, bölgesel ve uluslararası çatışmanın yeni bir aşamasına evrilmiştir. Bu durum şaşırtıcı değildir; çünkü Suriye, bölgedeki sıradan devletlerden biri değil, büyük ve bölgesel güçlerin çıkarlarının kesiştiği jeopolitik bir kavşaktır. Suriye’deki güvenlik dönüşümleri, Batı Asya’nın genel güvenliğini doğrudan etkilemektedir. Özellikle bölgenin üç temel direği olan Türkiye, İran ve Mısır başta olmak üzere, Suudi Arabistan da siyasi hesapları ne olursa olsun bu etkilerden bağımsız kalamayacaktır.
Hızla değişen küresel dengeler içinde, Batı Asya’nın jeopolitiği enerjinin, uluslararası koridorların, askerî nüfuzun ve değişken ittifakların iç içe geçtiği bir gerilim alanına dönüşmüştür. Bu denklemde Suriye onlarca yıldır merkezi bir rol oynamaktadır. Kadim dünyanın kalbinde yer alan bu ülke, 2011 yılından sonra Batı Asya güvenliğinin yeniden şekillenmesinde belirleyici bir unsur hâline gelmiştir.
8 Aralık 2024’te Esad rejiminin çökmesi, Batı Asya ve Arap dünyasında benzeri görülmemiş büyüklükte bir jeopolitik deprem yaratmıştır. Sahadaki çok sayıdaki bölgesel ve uluslararası aktör, bu depremin etkilerini daha da derinleştirmiştir. Sarsıntılar, merkez üssü Suriye olan bu krize coğrafi ve siyasi yakınlığa göre çevre bölgelere yayılmıştır. Süreç henüz sona ermiş değildir; artçı etkiler devam etmekte ve nihai sonuçlar öngörülememektedir. Bazı aktörlerin sahadan çekilmesi, buna karşılık daha önce ikincil konumda olan aktörlerin öne çıkmasıyla çatışma daha sert ve karmaşık bir aşamaya geçmiştir. Önümüzdeki yıllarda bu mücadelenin geçici denge noktalarına ulaşması mümkün olsa da, farklı biçimlerde yeni çatışmaların ortaya çıkması kaçınılmaz görünmektedir.
Esad rejiminin düşüşü, iktidar ve servetin tekelleştirilmesine dayalı iç politikalar, bölgesel ve uluslararası güç dengelerinin doğru okunamaması ve yeni bir bölgesel düzenin inşasına direnilmesi sonucunda gerçekleşmiştir. Rejimin, Astana süreci çerçevesinde sahadaki etkili askerî ve siyasi aktörlerle uzlaşıyı reddetmesi, Türkiye ile ilişkileri normalleştirmemesi ve uluslararası koruma sağlayamayan yeni bölgesel aktörlere yönelmesi bu süreci hızlandırmıştır. Ancak rejimin çöküşü, Suriye’deki iç çözülmeyi durdurmamış; aksine çatışmanın yeni dinamiklerini tetiklemiştir. Bu durum, hedefin yalnızca rejim değil, bizzat Suriye’nin kendisi ve Batı Asya’nın gelecekteki jeopolitik yapılanması olduğunu göstermektedir. Batılı ve İsrail merkezli politikaların, istihbarat kontrolü altında Suriye içindeki yıkım süreçlerini sürdürmesi bu tabloyu pekiştirmektedir.
İran’ın Suriye’den çekilmesinin ardından, ülkedeki ve ülke üzerindeki çatışmaların şiddeti daha da artmıştır. İsrail’in Gazze, Filistin ve Güney Lübnan’daki gelişmeleri kendi lehine bir “zafer” olarak görmesi, Suriye’deki dönüşümü de bu çerçevede değerlendirmesine yol açmıştır. Bu yaklaşım, İsrailli siyasetçilerin Batı Asya’daki halkların ve devletlerin kaderini belirleme iddiasını açıkça dile getirmelerine neden olmuştur. Bu anlayışa göre, müttefik dahi olsa veya barış anlaşmaları imzalamış bulunsa bile, hiçbir bölgesel gücün yükselmesine izin verilmeyecektir.
Bu noktada vurgulanması gereken temel husus şudur: Yaşananlar, Suriye’nin ve genel olarak Biladü’ş-Şam’ın tarihsel bağlamına geri dönüşünün bir tezahürüdür. Düz coğrafi yapısı ve sınırları aşan etnik, dinî, mezhepsel ve aşiretsel çeşitliliği, Suriye’nin siyasi coğrafyasını tarih boyunca kırılgan kılmıştır. Suriye ya imparatorluklar arası mücadelelerin sahası olmuş ya da kendisine görece istikrar sağlayan büyük bir gücün parçası olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak bu kez sürecin en tehlikeli aktörlerinden biri, Batı Asya’nın tamamını etkileyen İsrail ve onun arkasındaki Batı düzenidir. Bu durum, Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen bölgesel sınırların yeni haritalara doğru evrilmesine yol açacaktır.
Görev son derece zordur; çünkü Suriye’nin iç ve dış sorunları birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçmiştir. Uzun süren iç savaş, Suriyeliler arasında etnik, mezhepsel ve kimlik temelli derin bölünmeler yaratmıştır. Kapsayıcı bir ulusal kimliğin inşa edilememesi, iç savaşların doğal sonuçlarından biridir.
En tehlikeli meydan okuma ise, etnik ve mezhepsel çeşitliliğe dayanan bölünme projeleridir. Bu eğilimin güçlenmesinin üç temel nedeni vardır:
- Bazı toplulukların, tarihsel olarak alt kimlikleri (etnik veya mezhepsel) temel siyasi referans hâline getirme çabası. Bu durum yalnızca Aleviler, Dürziler veya Kürtlerle sınırlı değildir; geçmişte Trablus merkezli, denize açılan ve Irak’ın Enbar bölgesini kapsayan bir “Sünni bölge” fikri de dile getirilmiştir.
- Önceki ve sonraki Suriye yönetimlerinin, tekelleştirici milliyetçi veya dinî ideolojilere dayalı politikaları. Bu yaklaşım, siyasi yerinden yönetim ya da federalizm adı altında ülkenin siyasi coğrafyasını daha kırılgan hâle getirmiştir.
- Başta İsrail olmak üzere, Suriye’yi parçalamayı hedefleyen bölgesel ve uluslararası aktörlerin varlığı. İsrail, kendi güvenliğini sağlayacak yeni bir iç coğrafi düzen kurmayı ve bu modeli Kafkasya’dan Pakistan’a kadar genişletmeyi amaçlamaktadır.
Bu tehdit yalnızca Suriye’nin geleceğiyle sınırlı değildir; etkileri tüm Batı Asya’ya yayılacaktır. Bu nedenle Suriye’de yaşananlar, bölgesel bir çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Bu konu, yazının ikinci bölümünde ele alınacaktır.
(Bu yazı ilk olarak Al-Mayadeen’de yayınlanmıştır)











