Hayat, Düşler ve Gerçekler

Şakirbaki Ün

Kırık dökük bir hayatın anılarını düşünürken, bir yaranın sızısı gibi kanadı yüreğim. Evimizin basamaklarına sıra sıra dizilmiş çiçeklerimizi her akşam, büyük bir tabiat sevgisiyle sulamak annemin sorumlulukları arasındaydı (Tıpkı, küçük bahçemizdeki Kumaş adlı kahverengi köpeğimize gözü gibi bakıp beslemesi, haftada bir babamla birlikte bizi koca leğençede yıkadığı gibi onu da yıkaması gibi). Yeşil, yeşil bakışlarıyla çiçeklerini süzerken, onlarla mırıldaşırken gözlerinin rengi düşerdi yaprakların üzerine, pırıl, pırıl.  Çiçeklerin saksıları da onun için çok önemli ve kıymetliydi. Babam züccaciyecilik ile iştigal etmeden önce, cerecilik yaptığı zamanlarda (1950-1965) o saksıları yapmış, fırınlamış ve anneme hediye etmiş. 

-Gülüm, hediye mi beğendin mi?

-Beğenmez olur muyum! Beni yağ ve gaz tenekelerinden kurtardın. Yüreğine sağlık Gülüm. 

Mahallemizin Adanalı Güzel Gelini, gönüllerin sultanı annem, “Ömrümce aldığım en güzel hediye bu saksılardır” diye, bize babamdan ve saksılardan övgüyle bahsederdi.

Okaliptus ağaçlarında sığırcıkların sustuğu o akşam üzerleri, Radyo’da Türk Sanat Müziği başlardı. İşte, Nesrin Sipahi; Pembe küçük dudağın, söyledi şarkımızı, indi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına, içli sesin ah ne kadar açtı, gönül yarasını…

Gönül yarası! Şarkı, yüreğimde küllendirdiğim, unuttuğum, tek taraflı, gizli bana yeniden hatırlatıyor. Yüreğim sızlıyor. Ellerim cebimde boş boş amaçsız  sokakları arşınlıyorum. Ellerim cebimde; cep delik, cepken delik, derin bir hüzünle lakin, tesellisiz isyanlarla sokakları avare avare dolaşıyorum. Alışkınım, daha doğrusu şerbetliyim, çok da dert etmiyorum. Evden okula; nereden baksan, 5-6 km., yürüyerek gidip geliyorum. Futbol oynadığım takımın idman ve maçlarına da hep yürüyerek gidip geliyorum. Tarsusgücü, hey gidi…  

Kimselere cepken ve ceplerimin delik olduğunu sezdirmiyorum. Bir okul dönüşü, yorgun argın kendimi yatağıma atıyorum. Ellerim başımın arkasında, gözlerim yatak odamın duvarlarına özenle yerleştirdiğim sanatçılarımızın fotoğraflarında. Gözlerim puslu yalnızlıklarında. Birden duvarda bir hareketlilik başlıyor. Cem Karaca ve Dadaşlar, tamirci ile karşımda. “İşçisin sen işçi kal, Ustam, giy dedi tulumlar… Kendi hayal kırıklığımı düşlüyorum. Oysa babamın işleri bozulmadan önce ne kadar sade ve mutlu bir hayatımız vardı. Şimdi de Tanju Okan, “Kadınım” diyor. “Eşyalar toplanmış seninle birlikte, anılar saçılmış odaya her yana… ben de şarkıyla birlikte tespih taneleri gibi dağılıyorum, odaya. Şu duvardaki kadın, Hülya Darcan. Sevdiğim kıza da bir benziyor ki… 

Kendimi toparlıyorum. Neyse ne ya… Kapımı tık, tık vurarak annem içeri giriyor. Nasılda yeşil yeşil güzel bakıyor, Adanalı Gelin, Arap kızı. Canım benim, karşılıksız sevginin tek adresi. “Al Oğlum” yazı masamın üzerine 100 lira bırakıyor. “Bugün maaş aldık, güle güle harca…” bir de yanağıma öpücük konduruyor ve gidiyor. İyi ki, bir de sokaklar var. Dost bildiğim kaldırımlar ve yalnızlığım. Sevdiğim kızın kapısının önünden bu üçüncü geçişim. Göremiyorum. Olsun, yarın okulda göreceğim ya… Seni seveceğim, hep seveceğim, bilmesen de…

Hüzünlü duygularıma rağmen isyanlarda değilim. Çünkü, kendimi biliyorum. Ona hiçbir zaman ulaşamayacağımı da.

Uzun zamandır  biliyorum ki, zaman mevsim, mevsimler ise geçicidir. İşte böyle, kırık dökük bir gençlikten geriye kalan hatıralar, Sonbahar  yaprakları gibi düşerken yüreğimden düşlerim kirpiklerimde takılı kalıyor…

(Ehlen Dergisi’nin 8-9. sayısında yayımlanmıştır, Eylül 2025, Yıl:3 Sayı:8-9)