Ceren Lord
Türkiye’de İslamcı hareketin önde gelen düşünürlerinden ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘fetvacısı’ olarak bilinen Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesindeki köşeyazısında dindarlara şöyle seslenir:
“Türkiye’de bir kesim, kendilerini tavizsiz Müslümanlar diye takdim ederek veya böyle bilerek eskiden beri Diyanet’i taviz vermekle, düzenin uydusu olmakla itham eder ve eleştirirler. …Diyanet de … asla düzene itaat edeceğim diye Allah’a âsi olmadı …Hâsılı elimizde vakfıyla beraber Diyanet gibi muazzam bir kurum var, bu kurum vasıtasıyla halkın sağlıklı İslâmlaşma yolunda adımlar atması mümkün, iyi niyetli ve gerçekçi eleştiriler dışında Diyanet karşıtlığı, daha sıkı ve tavizsiz dindarlığa bağlanamaz.”
Türkiye’de İslamizasyonun baş aktörü olan Diyanet’in ise aynı davaya nail olduklarını Diyanet İşleri Başkanlığı (Diyanet) Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğünde çalışan ve 2017 yılında kuruma başkan olarak atanan Ali Erbaş, 2015 yılında yine Yeni Şafak gazetesinde yazdığı bir yazıda AKP döneminde İslamlaşmada kat edilen yolu anlatırkendoğruluyordu:
“Hem kendimiz ve hem de neslimiz için manevi beslenme kaynaklarımızın Ku’ran ve sünnet merkezli olmasından taviz vermemeliyiz. Dindar nesil yetiştirmek için önümüzde duran fırsatları iyi değerlendirmeliyiz. Yüzelli bine yaklaşan din görevlisi, yüzbinlerce imam-hatip mezunu, öğretmeni ve öğrencisi, onbinlerce ilahiyat mezunu, öğretim elemanı ve öğrencisi, onbinlerce Kur’an kursu öğreticisi ve öğrencisi, ilk ve orta dereceli okulların tüm sınıflarında üç senedir seçmeli olarak okutulan Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’in hayatı, temel dini bilgiler gibi derslerin mevcudiyeti ne büyük fırsatlardır.”
Diyanet uleması ve İslamcı hareket arasında geçişgenliği ve ortak çıkar ve davaya tabii olmaları yeni olmamakla beraber AKP döneminde daha görünür olmuştur. Ancak Diyanet üzerine yapılmış akademik çalışmalar ve kamusal söylemdekurumu “Kemalist laik devletin” dini kontrol etmek için oluşturduğu ideolojik bir aygıtı olarak görmekten ileri gidilmedi. Bunun temel nedenlerinden biri Deniz Kandiyoti’nin tanımladığı üzere, Türkiye’de sekülerizm üzerine yapılan çalışmalara hâkim olan anlatının kurduğu hegemonik perspektiftir. Bu hâkim anlatı, modern Türkiye tarihini baskıcı “Kemalist laik devlet” ile bu baskıya maruz kalan Müslüman toplum arasında süregiden bir mücadele olarak yansıtır. Diyanet üzerine yapılan çalışmalar ise bu çerçeveden kurumsallaşmıştır. Sözgelimi, İştar Gözaydın Diyanet için “Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye devletinin ideolojik bir araç olarak benimsediği kurumlardan biri olarak temayüz etmektedir” der ve İslâmı “düzenlemek” ve laikliği korumak için kullanıldığını iddia eder. İlahiyatçı İsmail Kara ise Diyanet “nerede ise Cumhuriyet’le yaşıt tarihi süresince, kendine biçilen yere ve sınırlara sadık kalarak… Devletin felsefi ve siyasi temayülleri, zaman zaman baskıları doğrultusunda dinî yorumlar yapan, halkın din anlayışını, dini yaşama biçimini dönüştürmeyi amaçlayan bir kurum olagelmiştir” sözleriyle bu çerçevedeki yerini alır. Aynı minvalde Ahmet Kuru da Diyanet’i İslâmı kontrol altında tutmaya çalışan baskıcı laik ajandanın bir parçası olaraktanımlar. Son yıllarda DİB’in AKP’nin “ideolojik devlet aparatı” olarak konumlandıran analizler bu hâkim anlatıyı devam ettirmiştir. Bu çalışmaların hiçbirinde Diyanet, kendine özgü ajandası olan ve bu kapsamda çalışmalar yürütecek kapasitede bir aktör olarak düşünülmemiştir.
Nitekim, yukarıda Karaman ve Erbaş’ın sözlerinden çıkarılabileceği gibi bu yaklaşımlar sahadaki gerçekleri eksik veya yanlış yorumlamakla beraber çarpıtmıştır. Aynızamanda, bu yaygın yaklaşımlar Türkiye’ye münhasır değil, İran’daki 1979 İslam devrimine dayanan akademide daha geniş bir eğilimle de ilişkilidir. Bu eğilime göre, bölgedeki emperyalizme karşı Müslümanların kurtuluşuna laik Arap milliyetçiliği veya sosyalizmden ziyade İslamcılık otantik ve yerli cevap olarak görülür, ve Sadik Jalal al’Azm ve Gilber Achkar gibi çeşitli akademisyenler, bunu ‘ters-oryantalizm’ (reverse-orientalism) olarak adlandırır. Ters-oryantalistyaklaşımına göre, siyasi İslam İslam dininden ayrı bir siyasi proje olarak değil, sözde Müslüman dünyasının öz popüler kültürü olarak görülür. Başka bir deyişle, akademi İslamcı kimlik politikalarını sorgusuz benimsemiştir. Bu akımözellikle post-kolonyal (post-colonial, sömürge sonrası) akademisyenlerin ve en ünlü temsilcileri Talal Asad’ın din ve siyaset çalışmalarındaki artık neredeyse ortodokslaşmışyaklaşımının temelini oluşturuyor. Post-kolonyal akademisyenler, otantik ve yerli Müslüman topluma karşıt olarak temelde laik olarak görülen bir modern devlet arasında ayrım yaparlar. Laikliği karikatürize edip, İslamcıların bütünMüslümanların otantik temsilcileri oldukları iddialarını kabul ederek son derece özcü bir mantık yürütürler. Bu çerçevede,laik vatandaşlar, dindar olmayan Müslümanlar vb. emperyalist işbirlikçiler veya sömürgeleştirilmiş zihinler olarak gösterilir. Siyasal İslam’ın mezhepçi ve şiddet yanlısı politikalarını veya Kızılbaşlar ve Aleviler gibi ulema tarafından ‘sapkın’ olarak görülenlerin, sözde çok kültürlü olarak romantikleştirdikleri Osmanlı devleti tarafından sayısız katliama maruz kalmalarınıbu akademisyenler görmezden gelirler.
Yine, bu şekildeki anlatıların temelde gizleyip dikkatlerden kaçırmayı başardığı ise Diyanet’in özgül bir kimliği ve bu kapsamda sahip olduğu tarihsel ajandasını hayata geçirmek amacıyla bulunduğu koşullara uyum sağlayıp çalışmalar yürütebilecek kapasitede bir aktör olduğu gerçeğidir. DİB teşkilâtının askeri darbe dönemlerinde genişlemesi, iktidarların Diyanet üzerinden politikalarını meşrulaştırma çabaları, literatürdeki bu anlatıyı destekleyen veriler olarak tartışıldı. Mesela Tek Parti dönemindeki Cumhuriyet reformlarından, laikliğin en güçlü motivasyonlardan biri olduğu düşünülen 27 Mayıs 1960 kadrolarına kadar, siyasi iktidarlar politikalarını DİB hutbeleriyle meşrulaştırma çabasında oldu. Tüm bu çabalar Diyanet’i siyasi iktidarın bir “aygıtı” olarak gören anlatıyı güçlendirdi. Fakat bu ilişkinin tek taraflı bir fayda sağladığını düşünmek madalyonun sadece bir yüzünü yansıtmaktadır. Diyanet’in, Osmanlı ulemasının var oluş biçimine koşut olarak, gelişmeleri kendi lehine çevirip kendi gücünü arttırma yönünde geliştirmiş olduğu ajandası ise hâkim anlatı çerçevesinde madalyonun görünmeyen diğer yüzü olarak kaldı.
Diyanet’in Alevi politikası da bu çerçeve içindendeğerlendirilebilinir. Diyanet Sünni Hanefi İslam otoritesi konumuyla Cumhuriyet boyunca ve Osmanlı uleması ile süreklilik içererek Alevilerin eşit vatandaşlık taleplerine set çekmiştir. 1960’larda askeri hükümetlerin (eşit vatandaşlık değil ama anti-Kurt politikalarının parçası olarak) AlevilereDiyanet içinde temsiliyet verme çabaları, AKP dönemindecemevlerine hukuki statü verme gibi konularda Diyanet’in tutumu kabul görmüştür. Aynı zamanda 2007 yılında ortaya atılan ve eşit vatandaşlıktan ziyade, bir asimilasyon projesi olan sözde ‘Alevi açılımı’na katılan ‘devlete yakın Alevi kurumları bile Diyanet’in herhangi bir anlaşmaya engel olduklarını gözlemlemiştir.
Ayrıca, örnek olarak eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, AKP’nin 64. Hükümet Programı’nda yer alan, Cemevlerine hukuki statü verilmesine karşı süregelenyaklaşımlarını şöyle dile getirmiştir:
“Bizim daima iki kırmızı çizgimiz olmuştur, bundan hiçbir zaman vazgeçmedik. Bir tanesi; Aleviliğin İslam’ın dışında bir yol olarak tarif edilmesi. Çünkü bin yıllık tarih bunu yalanlıyor, doğru olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi de; cemevlerinin caminin alternatifi, başka bir inancın mabedi gibi gösterilmesi.”
Bu bağlamda bir devlet kurumu olan Diyanet’in Sünni (Hanefi) Müslüman kimliğinin merkezî kurumu, koruyucusu ve taşıyıcısı olarak Aleviliğe karşı müdahaleleri ulus-devletin sınırlarını sadece Sünni Müslümanları alarak belirlemiştir, diğerleri ise öteki veya sapkın olarak damgalanmıştır.
Diyanet’in diğer devlet aktörlerine göre oldukça reddiyeci tutumunun bir örneği olarak, kurum 1948’de 11. yüzyılda yaşamış bir Yemenli Sünni din adamının, Kuran’ın ezoterik yorumlamalarına karşı Bâtıniler ve Karmatilerin İç Yüzü adlı kitabını çevirtip yayımladı. Eski Diyanet İşleri başkanlarından (1947–1951) Ahmet Hamdi Akseki’nin önsözünü yazdığı bu kitabın yayımlanması, kurumun Sünni (Hanefi) İslâmi ortodoksinin taşıyıcısı ve koruyucusu olarak mezhepçi tarafgirliğini ortaya koyuyordu. Akseki ‘Ehli Beyte muhabbet iddia eden’ ve Ali taraftarı toplumlar diyerek muhtemel Alevileri hedef gösteren yazısında oldukça aşağılayıcı yorumlar yaparak, onların İranlı Zerdüştler ve Yahudiler tarafından İslâm’ın birliğini ve inançlarını bozmak ümidiyle İslâm içinde ayrılık tohumları yaymak için Şiilik ve Bâtıniye gibi farklı inanç biçimlerinin propagandasını yaptıklarını ileri sürdü. Akseki daha da ileri giderek, “kötü emeller peşinde koşan bu şeytan ruhlu kimselerin tuzağına düşmekten milletimizi korumak en önemli bir vazifedir” dedi. Kitap, büyük bir Arap Alevi nüfusun yaşadığı Hatay’da halk arasında büyük tepki yaratması ve bunun sonucunda mecliste tartışmalar yaşanması dahil, yayımlanmasının neden olduğu siyasi yansımalara rağmen geri çekilmedi. Aksine kitap Diyanet ve İslâmcı ve muhafazakâr çevrelerin Alevi topluluğuna karşı saldırılarının temeli ve kilit bir referans kaynağı olmaya devam etti.
12 Eylül 1980 darbesi sonrası Türk-İslam Sentezi politikalarının etkisi ve kurumun kendi içindekidönüşümlerinin de yansıması olarak Diyanet önceki dönemlerin daha inkârcı tutumuna karşı Alevilerin İslâmi bir çerçevede yeniden tanımlanmasını içeren stratejiler benimsemeye başladı. Böyle bir değişiklik örneğin uzun dönemli Diyanet yetkilisi Abdülkadir Sezgin’in çabalarında açıktı. Sezgin (Diyanet adına) 1990’larda Alevilerin aslında Hanefi Sünni olduğunu iddia eden çok sayıda yazı yayımladı. Ama böyle bir gelişme Alevilerin tanınması ya da kabulü anlamına gelmedi. Aslında, Diyanet Aleviliği artan bir biçimde İslâmi bir çerçevede tanımlamaya başladığı ve daha inkârcı tutumunu bastırdığında bile, devam eden şüpheler ve Alevileri -İran, komünistler ve ateistlerin sızmalarına açık- potansiyel beşinci kol olarak tanımlamaya devam etti. Aleviler İran kültürü ve “Humeyniciliğin”, masonların, Hıristiyanların ve ateistlerin kolayca etkisine girenler olarak tanımlanırken, Kürt akımlarından sonra ulusal birliğe yönelik en büyük tehlike ve tehdit olarak da tanımlandı. Bu görüşe göre, karanlıkta kalmamaları için Alevileri aydınlatmak Diyanet’in göreviydi. Her türlü, Aleviler Diyanet tarafındanve devletin farklı fraksiyonları tarafından potansiyel içdüşman olarak görülmeye devam etti.
Sonuç:
Diyanet kurumsal tarihçesinde kendisini ‘Cumhuriyetin bir kurumu olmakla birlikte tarihsel kökeni itibarıyla Şeyhülislamlığa dayanan ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan’ bir otorite olarak belirler. Çok partili hayata geçişten bu yana ardı ardına genişleyen Diyanet, AKP döneminde bu misyonun hayata geçirilmesi için benzeri görülmemiş bir ivme kazanmış, Cumhuriyet’in kurulduğunda ulemanın daralan rolünü tersine çevirme fırsatları çoğalmıştır. Bu nedenle AKP donemi Diyanet için bir altın çağıniteliğindedir. Dini kurumların ve dini eğitimin çoğalması, seküler kanunların yavaş yavaş hedef gösterilmesi, Diyanet ulemasına yeni olanaklar tanımakla beraber toplumsal hayatınİslamizasyonunun hızlanması anlamına gelmektedir.Hükümetin kişiselleştirilmiş otokrasiye doğru evrimi göz önüne alındığında, Diyanet’in gelecekteki gidişatı, Şeyhülislam’ın hem Sultan’a bağlı hem de bir özerklik alanına sahip olduğu Osmanlı devletindeki statüsüyle daha da paralel olabilir. Böylece devletin mezhepçi boyutunun pekişmesiyleAlevilerin eşit vatandaşlar yerine tehdit unsuru olarak görülmeye ve hedef gösterilmeye devam edilmeleri muhtemeldir.