Mustafa Kemal Ersöz
Bu kısa makalenin müleffinin humour ve lirik duygularının oluşmasında derin bir etki yaratan kendi ifadelendirmesiyle “cins şair’’ Cemal Süreya Kanto isimli şiirinde şöyle yazmıştı: “Ben nereye gittimse bütün zulumlardı /Bütün açlıklardı, kavgalardı gördüğüm / Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu / Namussuz bir çağ bu biliyorsun.” Büyük usta, komünist şair Nazım Hikmet Zafer’e dair şiirinde ise şöyle yazmıştı:“Günler ağır. / Günler ölüm haberleriyle geliyor. / Düşman haşin, zalim ve kurnaz.” Yine müleffin fikri ve ideolojik gelişiminde büyük bir aydınlanma ve sıçrayışa vesile olan Marksist düşünür ve örgütçü Antonio Gramsci, İtalyan Faşizminin zindanlarında tarihe şöyle not düşüyordu: “Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor, şimdi canavarların zamanı”. Takriben iki yüz yıldır yerküremizi zapturapt altına almış olan kapitalist emperyalizm yukardaki satırların yazılmış olduğu günlerden bugünlere değin ne yenilgiye uğratılabildiğinden ne de geriletebildiğinden ötürü dünyamıza yaydığı baskı, karanlık, çürümüşlük, kokuşmuşluk her geçen gün farklı yol ve yöntemlerle boyutlanarak, katmerlenerek insanlığın üzerine bir karabasan misali çöreklenme devam ediyor. Söz konusu satırların yazılığı günlerden bu günlere dünyanın dört bir yanındaki halklar için vahamet verici elim gidişat değişemiyor.
Öyle ki bu günlerde Trump’ın da Zelensky’yi medyanın önünden azarlarken ifade ettiği üzere “Üçüncü Dünya savaşı günlerinde kumar oynanıyor.’’ Artık birinci ağızlardan da itiraf edilen belki de hegemonik ve revizyonist emperyal güçler arasında doğrudan konveksiyonel çatışmalar riskine doğru ilerleyen resmi üçüncü dünya savaşının ön günlerindeyiz. Sovyetlerin çözülüşünün ardından tesis edilen tek kutuplu dünya statükosu temellerinden sarsılarak yıkılıyor. Küresel müesses nizam gümbürtüyle çöküyor. Başta NATO olmak üzere muhayyel uluslararası toplumun neredeyse tüm kurumları ya bypass ediliyor yahut fiilen ilga ediliyor ya da son bir palyatif umutla revize edilmek isteniyor.
Uzak Asya’dan Ortadoğu’ya Sahel’den Baltık’a sömürgeleri yeniden paylaşma, yeni sömürgeler kazanama rekabetleri kızışırken vekalet savaşların ardındaki hami güçler kimi bölgelerde doğrudan sahaya iniyorlar. Henüz sahaya inme gereği duyulmayan yerler de ise perde arkasındaki yüzler sahneye çıkıyorlar. Taraflar alenileşiyor. Sahipler, vekilsiz biçimde kendi ağızlarıyla konuşuyorlar. Kuzey Atlantik ittifakında olduğu gibi kimi ittifaklar çözülürken yeni cepheler açılıyor her bir cephede eski ortak yeni rakipler dört koldan yeni ittifaklar, işbirlikçiler arayışına girişiyorlar.
İşte tüm bu küresel alt-üst oluşun içerisinde Emperyalist Batı bloğunun yegâne temsilcisi ve savunucusu olduğunu iddia edegeldiği, ahlaki üstünlüğünün ve medeniyetinin temellerini oluşturduğunu vaaz ettiği Demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü vb. tüm değerler bizzat batı idarecilerin keyfiyetiyle tek tek rafa kaldırılıyor.
Dünyanın orta yerinde tüm dünyanın gözleri önünde çevrimiçi ve canlı bir biçimde Gazze’de tarihin gördüğü en büyük soykırımlardan biri yaşanırken Siyonist rejim elli bini aşkın insanı katleder ve misli sayıda insanı sürgüne mecbur ederken Batı bloğunun sözcüleri her vahim olayda ağızlarına sakız ettikleri “yaşananlardan duydukları derin endişeyi’’ dahi ifade edemiyorlar. Bu vahşi soykırıma lafzen dahi olsa karşı çıkmak bir kenara doğrudan faille iş birliği içerisinde hareket ediyorlar. Soykırımcı Siyonist rejime siyasi, askeri, ekonomik olarak tam destek veriyorlar. Bir yandan tüm adi cinayetleri ve katliamları için Siyonizm’e açık çek sunuyorlarken diğer yandan bir zamanlar vitrin süsü olarak numunelik mukabilinden dahi olsa akademilerinde Chomskylerin Edward Saidlerin varlığına kerhen müsaade buyuran batı bugün ise Filistin halkından -aslen insanlıktan- yana tavır alan akademisyenleri üniversitelerinden yaka paça dışarı atıyor. Öğrencilerin öğrenim haklarını ellerinden alıyor. Uluslararası öğrencilerin vizelerini iptal edip azılı teröristlermişçesine deport ediyor. Siyonizm’in olanca terörünün karşında söylenen her sözü anti-semitizm olarak yaftalayıp susturuyor; Protesto ve gösterileri yasaklıyor mâni olamadıklarını ise polis şiddetiyle bastırıyorlar. Filistin’de yaşanan soykırıma karşı tepkilerini sosyal medya postlarıyla dile getiren hatta sadece Filistin bayrağı paylaşan sporcuların kulüpleriyle olan kontratlarını feshediyor; Sporcuları müsabakalara katılmaktan menediyorlar.
Benzer uygulamalar Rusya-Ukrayna savaşının ardında da devreye alınmıştı. On yıllardır batıda yaşayan Putin muhalifi olduğu herkesçe bilinen bir orkestra şefi sınır dışı edilmişti. Yazarları yüz yıl evvel bu dünyadan göçüp gitmiş tiyatro oyunları, müzikaller yasaklanmıştı. Siyasi tutumlarına bakılmaksızın sırf Rus oldukları için müzik orkestraları yasaklanmış, Rus sermayedarların batıdaki mal varlıklılarına çökülmüştü. Sahip oldukları spor kulüpleri ellerinden alınmış hatta Sınır dışı edilmişlerdi. Rus sporcuların Olimpiyatlara ve her türlü uluslararası organizasyonlara katılması menedilmişti. Rus spor kulüpleri UEFA ve FİFA organizasyonlarından ihraç edilmişlerdi.
Kendi sınırlarını içerisinde dahi sözüm ona değerlerini cancellıyan iki yüzlü batı Saher bölgesinde artan Çin ve Rus etkinliğine karşılık olarak her türlü eli kanlı diktatörü, savaş ağasını hatta küresel cihadist şebekelerine biat etmiş yapıları desteklerken aynı yapıların Suriye’deki uzantıları tarafından Suriye sahilinde soykırıma uğrayan Alevi kadın, çocuk ve gençlerinin katledilmiş bedenleri henüz sokaklardayken İşid’ten devşirdikleri Colani’yle diplomatik ilişki geliştirmek, yeni Suriye’den pay kapabilmek için Cihatçı artıklarının işgal ettikleri Şam’daki Halk Sarayı’nın kapısına bakanlar düzeyinde dizildi. Alevi soykırımı devam ederken Almanya’nın radikal feminist Dışişleri Bakan’ı Şam’da büyükelçilik açmak ile meşguldü. Bugün boynuna medeniyet yuları geçirilmiş dünün cihatçı barbarları Yeni Suriye bakanları sıfatıyla AB Parlamentosuna davet ediliyorlardı.
Bu güzergahta bir yandan BM, NATO gibi uluslararası kurumların işlevsizleştiği, Avrupa’da her geçen gün güçlenen Aşırı sağ popülist liderlerin AB’ye ve kurumlarına karşı bayrak açtıkları, yüzyıllar içinde gelişmiş, rafine edilmiş uluslararası diplomatik usul, teamül ve üslupların dahi terk edildiği görülmektedir.
Trump gün aşırı Beyaz Saray’da konuk olarak ağırladığı devlet başkanlarını medya önünde paylamakta, kıymeti kendinden menkul deli saçması savlarla Grönland’ı, Kanada’yı işgal edeceğine dair tehditler savurmakta, çılgın projelerle Gazze’yi yeni Rivera yapacağına dair iddialar ortaya atmakta, NATO’dan ayrılma ve Avrupa’yı artık daha fazla savunmayacağı dair çıkışlar yapmaktadır.
ABD’nin öncülük ettiği savunma şemsiyesinden mahrum kalacak olma ihtimalinin böylelikle Rusya tehdidiyle baş başa kalınabileceğinin ve artan mülteci akını riskinin yarattığı korkuyla panikleyen Avrupa liderlerinin türlü otokrat, diktatör, çete artıklarıyla alelacele günübirlik, ilkesiz ittifaklar aradığı ve dünya siyasetine tam anlamıyla bir at pazarlığının hâkim olduğu günlerden geçiyoruz.
Öte yandan ise bir zamanlar sesini duyuramayan halklar ve toplumsal kesimler için demokratik bir zemin oluşturulabileceği umut edilen sosyal medyanın, tekelci kapitalizmin doğası gereği ultra milyarderlerin ve medya tekellerinin tam denetimine geçtiği, yapay zekâ teknolojileri, bot hesaplar ve troller ile kitlelerin zihinlerini iğdiş etmenin bir aparatına dönüştürüldüğü günlerden geçiyoruz. Böylesi Bir yoğun karşı propaganda bombardımanına maruz kalan örgütsüz ve bu haliyle gidişata müdahale araçlarından ve imkânlarından mahrum olan yine örgütsüzlüğü hasebiyle siyasal olarak hiçbir anlam ifade edemeyen diğer alanlarda ise etkisi oldukça sınırlanan işçi sınıfının, halk güçlerinin, toplumsal muhalefetin esamesi dahi okunmuyor.
Buraya kadar kabaca bir panoramasını çizmeye çalıştığımız küresel ahval ve şeraitte uluslararası konjonktürün kendisinden yana olduğunu değerlendiren dışardan herhangi bir itiraz ve engelle karşılaşmayacağını öngören saray rejimi dahili dengelerde ise sürekli darbeler süreciyle sindirdiğini düşündüğü toplumdan ve muhalefet güçlerinden kayda değer bir mukavemet gelemeyeceğini hesaplayarak 19 Mart darbesine kalkıştı.
Saray Rejimi, bu darbe marifetiyle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın en güçlü rakibi olacağı tahmin edilen İmamoğlu’nu ekarte etmenin yanı sıra kayyum vasıtasıyla İBB’ye yeniden çökmeyi, İç cephede cumhur ittifakını yeniden tahkim etmenin bir manivelası olarak öne sürülen çözüm süreci nedeniyle DEM’in tarafsız bir tutum alacağını düşünerek muhalefet blogunu bölmeyi ve CHP içerisindeki fırsat kollayan hizipleri iç hesaplaşmalara düşürerek ana muhalefeti bölmeyi murat etti.
Belki de her şey Erdoğan’ın zihnindeki dikensiz gül bahçesinde tasavvur ettiği gibi cereyan edecek, bir taşla pek çok kuş vurulacakken Turpların büyükleri bir-bir heybeden çıkarılacakken İstanbul Üniversite’nde dersliklerinden çıkıp kampüs duvarlarını aşarak Saraçhane’ye yürüyen gençler bütün planları yerle yeksan ettiler. Korkunun sofrasında umutsuzluk tayınına talim etmeyi reddeden birkaç bin cesur genç kadın ve erkek küresel konjektüre, bölgesel ve iç dengelere nanik çekerek Saray Rejimin ince ince hesaplanmış melun planlarını akamete uğrattılar. CHP’nin mıymıntı salon muhalefetini mahkûm edip CHP üst yönetimini daha ileri tutumlar almaya mecbur ettiler. Kürt Özgürlük Hareketini bir süreliğine de olsa çözüm sürecine ilişkin daha temkinli davranmaya sevk ettiler.
Küresel otokrasinin ağa-babalarının, tekno- feodal beylerin, makam -mevkii sahiplerinin, küresel-bölgesel-ulusal planlar kuranların, yüksek siyaset ehlinin teferruattan sayıp kayda değer bulmadığı cesur ve kararlı küçük bir azınlık tarihin bir eşiğinde daha hiç değilse haşmetlilerin planlarını akamete uğrattılar. Tarihe bir itiraz şerhi düştüler. Kravat-ceket taifesinin fiyakasını bozdular. Küçük bir azınlık milyonlara umut, heyecan ve cesaret olup onları meydanlara döktüler.
Erdoğan ve Saray rejiminin dehşetli kâbusu Gezi ruhu bir nesil sonra bu defa bir ilkbahar başlangıcı yeniden uyandı. Gezi’nin bu topluma bırakmış olduğu miras kitlelerce bir kez daha benzer bir coşkuyla hatırlandı. Çeliğin aldığı suyu unutmadığı bir kez daha gün yüzüne çıkıverdi. Saray rejiminin beş koldan yürüttüğü tüm gayret ve çabalara rağmen Türkiye toplumunun terbiye edilemediği, sığaya çekilmediği, korku ve bıkkınlıkla topyekûn teslim alınamadığı güneşin toprakları Anadolu’nun karanlığa teslim olmadığı, olmayacağı bir kez daha tüm muhataplarca görüldü. Halkın çölüne ekilen binlerce fidanın bu topraklar üzerine dökülmek istenen betonu günü gelince yarıp parçalayarak başkaldırdığı bir kez daha herkese ayan beyan oldu. Bu topraklarda isyan hep vardı. Bu toprakların toplumsal-tarihsel hafızasının, kültürel kodlarının bir yanı da: celaliyim, celalisin celali!
Saraçhane’nin yedi günü Anadolu halklarından ve bu topraklardan umudu kesmememiz için her birimize pek çok neden verdi. Tüm şiddet, baskı ve zülüm politikalarına rağmen İstanbul Üniversitesinden tüm Anadolu’ya dalga dalga iyimserlik yayıldı.
Ancak unutmamak gerekir ki iyimserliğin kimi tuzakları ve zaafları da söz konusudur. İyimserlikten hızla diğer bir uçtaki zalim kötümserliğe savrulabilmenin menzili bazan sanıldığından daha kısa olabilmektedir. İyimserliğin pasifleştiren, pasifliğe meyleden bir veçhesi de vardır. İyimserlik kişiyi dışardan medet ummaya, kaderini, beklentisini kendi dışındaki güçlere bağlamaya itebilir. İyimserlik kişinin gerçekle bağını zayıflatabilir, gerçekle ilişkisini bulanıklaştırabilir. Gerçekliğin yerini kolaylıkla hüsnü zan alabilir. Umuda dayanmayan bir iyimserlik körelir / körleştirir; umut ise çaba, gayret ve irade ile kaimdir. İrade göstermek, umut var kılar. İrade ile umut birbirlerinin bileyeler. İşte ancak irade ve umuda yaslanmış, mihenginin cesaret ve bilgi olduğu bir iyimserlik başka türlüsünün mümkün olabileceğine dair kişiye bir ufuk açabilir. Kişiye olmayacak şeyleri hayal etme gücünü verebilir. Böylesi bir iyimserlik umudu direngen ve uzun soluklu kılabilir.
Nihayet bugün irade göstermek demek örgütlenmek için yola koyulmaktır. Bizi iyimser ve umut var kılabilecek yegâne yol örgütlenmektir. Her yol ve yöntemle yüksünmeden uzun bir yolculuk olacağını bilerek sabırla örgütlenmektir.
Unutmamalıyız ki her kademede halk düşmanları tepeden tırnağa oldukça güçlü ve sıkı şekilde örgütlülerdir. Çoklukla yobaz, gerici taifesi parantezine alarak küçümsemek eğiliminde olduğumuz tarikat- cemaatler dahi her biri medreseleri, okulları, yurtları, vakıfları, gazete, dergi, televizyon, radyoyla, şirketleri, holdingleriyle güçlü bir biçimde örgütlüdürler.
24 Mart akşamı Şehzadebaşı Camii’nde peydahlanan İBDA-C çeteleri bir gün köyümüze, mahallemize, evlerimize musallat olmaya yeltendiklerinde katil İsrail’den medet umacak hale düşmemek için, akıbetimizi Avrupa’nın iki yüzlü kurumlarının, uyanık müteahhitlerin insafına terk etmemek için en az onlar kadar örgütlü durumda olmalıyız.
Karanlığın ehli örgütlü bir biçimde üzerimize saldırırken bu örgütlü saldırıyı geri püskürtebilecek, nihai olarak yenilgiye uğratabilecek tek yol tüm bu saldırılara örgütlü güç ile karşı koyabilmektir.
Kaderimizi, geleceğimiz ancak kendi irademizin eseri olan örgütlü gücümüze bağlayabiliriz.
Örgüt umuttur! Bugün iyimser olmak vacip; örgütlenmek her birimize farzdır.
Son sözü İşçi sınıfının şairi Bertolt Brecht’te bırakalım:
Yaşıyorsan eğer, “hiçbir zaman” deme.
Yıkılır, yıkılmaz görünen.
Kalmaz hiçbir şey nasılsa öyle.
Buyuranlar verdiklerinde son buyruklarını
Buyruk altındakiler başlar konuşmaya.
Kim “hiçbir zaman” demeyi göze alabilir?
Zulüm yürürlükteyse, kim suçlu: Kendimiz.
Ve kimdir onu yıkmak zorunda olan: Biz.
Yenilen, kalk ayağa!
Her şeyini yitiren, dövüşe devam!
Kavramışsan olup biteni, seni kim tutabilir?
“Hiçbir zaman”dan “bugün” doğar
Bugün yenilen, yarının yenenidir.
MART 2025
SÜVEYDİYE