İsmail Zubari
Dünyadaki yaşamın muazzam çeşitliliği karşısında hayran kalmamak mümkün değil. Az çok düşünme yetisine sahip olanlar, yaşam formunun devasa yapısı ve farklılığına rağmen neredeyse tüm bileşenlerin birbirine bağlı olduğunu ve düzenli bir ahenk içinde çalıştığını fark edebilir. Bu bağlılık, bitki varlığından hayvanlara ve dolayısıyla insana kadar uzanır. Yüz binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca insanın doğayı tahrip etme gücü lokal düzeyde kalırken son yüz yılda dünyayı onlarca kez yok edecek bir boyuta ulaştı. Dolayısıyla günümüzde hassas canlılar ve ekosistemler yok oluyor. Bilim ve teknolojinin hızla gelişmesi, üretim araçlarının insan gücünün yerini almasıyla birlikte yeni teknikler ürün yelpazesini oldukça çeşitlendirdi. Ancak bu gelişme doğanın lehine değil, tam aksine korkunç boyutlara varan tahribatlara yol açtı ve açmaya devam ediyor. Egemen güçlerin sermaye sınıfı ile çıkar ilişkileri geri dönüşü mümkün olmayan bir yok oluşun temel taşlarını örüyor.
Bugün dünyada eşi benzeri olmayan bir yıkım süreci yaşanıyor. Dünyanın oksijen kaynakları hızla yok ediliyor. Ben buna tabiatın soykırımı diyorum. Soykırım sadece insanları katletmekle işlenmez; doğadaki varlıkların da yok edilmesi bir soykırımdır. Bunun dışında kültürel soykırım var ki onun tanımlamasını çok az kişi yapmıştır.
İnsanlık, taş çağından demir çağına geçmek için 600.000 yıldan uzun bir sürenin geçmesini beklemek zorunda kaldı. Daha sonraki gelişmeler bu kadar yavaş olmasa da yine de binlerce yıl aldı. Yazının kullanılmaya başlanmasından itibaren değişimlerin hızlandığını söyleyebiliriz. Yazının icadı, bilgi transferini kalıcı olarak mümkün kıldı. Bununla birlikte üretimin artmasıyla ticaretin gelişmesi paralel bir yol izledi. İnsanın kullandığı aletler basit ihtiyaç malzemelerinden öte daha rahat yaşama aparatlarına dönüştü. Gösterişli ziynet eşyaları zenginliğin veya toplumdaki hiyerarşinin ve egemenliğin simgesi haline geldi.
18. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da sanayi devrimiyle birlikte toplumsal davranış biçimleri de hızla değişime uğradı. Derebeylikten kent burjuvazisine evrilen süreç toplumsal alışkanlıkları da değişime zorladı. Artık insanlar temel ihtiyaç maddelerinden ziyade kendilerine sunulan zenginlik ve refahın peşindeydi. Bu değişim toplumlarda gelir dağılımında uçurumlar meydana getirdi. Üretim araçlarına sahip olan sınıf üretici güç işçi sınıfını alabildiğine sömürüyordu. Doğal olarak günümüze kadar bazen devrimlere yol açan sosyal çatışmalar meydana geldi. Dünya paylaşım savaşları da bu zenginlik araçlarına hükmetmek isteyenlerin iştahından kaynaklandı.
Tüm bu gelişmeler bugün pek farkında olmadığımız temel bir sorunu beraberinde getirdi. Maddi refahla birlikte gelişen iletişim imkanları dünyanın bir ucundan diğer ucuna anlık gelişmelerin canlı olarak aktarılmasına imkân sunuyor. Nispeten kapalı toplumlar hiç tanımadığı dünyanın kapılarını aralıyor, oradaki renkli dünyanın cazibesine kapılıyor. Özellikle yeni yetişen genç nesillerin ebeveynlerinden farklı olarak, kendisini sınırlayan geleneklerden koparak özgürlüğün hâkim olduğuna inandığı bu farklı dünyanın parçası olmaya çalışıyor. Elbette her insanın temel hakkı olan özgürlük güzeldir. Ancak bu durum kapital dünyanın sömürü aracı olmamalı.
Bugün özgürlüğün bedeli olarak bize dayatılan sistem yapay gıdalardan yapay zekaya kadar hayatın her alanına hâkim oldu. GDO’lu ürünler rafları doldurdu. Rahat yaşama adına sağlıksız bir yaşam tarzı insanların önüne nimet olarak sürüldü. Bunun temel sonuçlarından biri yaşam boyu ilaçlara bağlı olmak oldu. Bugün neredeyse çocuk yaşa kadar inmiş kronik hastalıklar bütün toplumlarda yaygınlaşmıştır. Her şeye rağmen insanlar alışkanlıklarından kolay kolay vaz geçmezler. Rahat yaşama arzusu ve iletişimin sağladığı imkanlar sayesinde artık bedenin yerine beyin gücünü kullanmak yaygın hale gelmiştir. Dolayısıyla insan fizyolojisine aykırı olarak hareketsiz yaşama alışkanlığı, beraberinde sayısız rahatsızlıkları getirmiştir. Haliyle zamana uygun yaşam tarzı gelenek ve görenekleri sonsuza kadar değiştireceğe benziyor. Çünkü eski yaşam tarzı yok artık.
Hasat bayramları, baharın gelişi yeni nesillerde çok fazla bir anlam taşımıyor. Çünkü istediği her türlü gıdayı yılın 365 günü temin etme şansına sahip. Kırsal kesimde daha az hissedilen bu kültürel değişim uygar dünyanın şehirlerinde çoktan kendine yer edindi bile. Zengin sınıf zaten dünyanın herhangi bir köşesine birkaç saatlik bir uçak yolculuğundan sonra ulaşma imkanına sahip. İsterse buzullarla kaplı kayak merkezlerine, isterse tropik denizlerin kıyılarına gidebilir. Üretici sınıf ise kendisine biçilen rol icabı karın tokluğuna çalışmaya razı olacak, o gün karnı doyduysa Tanrısına şükredecek. Cebinde telefonu, altında külüstür arabası varsa mutlu olacak.

Bu anlattıklarım kimine saçma gelebilir. Ancak benim gözlemlerim böyle. Bunu hayatın her alanında gözlemliyorum. Eskiden utanç duyulan bazı yaşam tarzları bugün insanın gözüne sokuluyor. Sevinçler abartılı biçimde yaşanırken, acılar göstermelik biçimde birkaç günde unutulup gidiyor. Dolayısıyla dünyamızın baş döndürücü bir hızla kültürel soykırıma doğru gittiğini görüyorum. Binlerce yıllık bir yaşam ve inanç kültürü artık ihtiyaçlara cevap veremez oldu. Özellikle tüketim alışkanlıkları insanları bencil, kişisel çıkarından başka bir şey düşünmeyen egoist bir anlayışa sürüklüyor. Sosyal medyada yer alan fenomenlerin en büyük özelliği, toplumsal sorunlardan uzak paylaşımlarla birlikte garip hareketler yaparak ilgi çekmeleridir. Orta yaş ve üzeri insanlar buna alışık değiller ama genç kesimde milyonlarca takipçi sayısına ulaşmaktadırlar.
İnsanların kendi köklerinden kopması eninde sonunda geldikleri kültürel yapının da çökmesine sebep olacaktır. Bu kendi tercihlerinin sonucudur. Ancak diğer bir kültürel soykırım var ki bunu da iç karışıklık yaşayan bazı ülkelerde görebiliyoruz. Bize en yakın ve en güncel ülkelerden birisi Suriye’dir. Din maskesi altında iktidara getirilen cihatçıların temel hedefi toplumsal yapıyı kendi karanlık ideolojilerine göre dizayn etmektir. Özellikle, Alevi, Hıristiyan ve Dürzi inancına sahip halkın yaşam tarzı, kültürel yapısı bu katillerin birinci hedefi olmuştur. Binlerce yıllık gelenekleri yanında, düğünleri, müzik aletleri, sanat çalışmaları engellenmekte ve tahrip edilmektedir. Bu topraklara yabancı kendi sadist ideolojilerini dayatarak kültürel soykırımın önünü açmışlardır. İnsanları kendi yaşam kültürlerinden kopararak tek tip bir yaşam anlayışını zorla dayatan bu güce karşılık, uygar dünyanın sessizliği ibret vericidir. Bunun başlıca sebebi geri kalmış toplumları sömürmenin daha kolay olduğunu bilen kapitalizmin aşırı kar hırsı ve emperyalist ülkelerin sömürü politikalarıdır. Ancak sömürdükleri toplumlarda gerici unsurlarla yaptıkları işbirliği uygar dünyanın da başına bela olacaktır. Gelişmiş ülkeler geleceklerini bu karanlık güçlere bağlamakla ağır bedel ödeyecekleri bir düzen inşa etmektedir.
Geçmişte ülkelerin başlıca hedefi ülke sınırları içinde yaşayan insanları asimile etmekti. Çünkü hâkim sınıf ülkede tam tahakküm sağlamak için farklılıkları tehlike olarak görüyordu. Günümüzde ise dünyada tek tip insan ve bencil bir yaşam tarzı oluşturma amaçları vardır. Bu yaşam tarzı hem toplumları birbirine bağlayan öğeleri hem de doğanın hayat dolu çeşitliliğini tehdit eden bir politikadır. Başarılı olursa tüm varlıkların geleceği de çalınmış olacaktır.
(Ehlen Dergisi’nin 8-9. sayısında yayımlanmıştır, Eylül 2025, Yıl:3 Sayı:8-9)













