Yitik Anılar ve Kayıp Hayatlar Ülkesi

Taylan Koç

Büyük şair Ahmed Arif şöyle der Otuzüç Kurşun isimli efsanevi şiirinde:

…Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız 

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

Ahmed Arif’in dediği gibi “hallarımızı aynı böyle” yazmak, rivayet sanılmaması için bir görev oldu yine ne yazık ki…

O akşam çok çay içmediğim için yolculuğun başından beri dilim damağım kuruyordu. Bir saat kadar gittikten sonra arabayı kenara çektim, ortalık ıpıssızdı. Eşim ve oğlum arkada uyuyordu, bense 21 günlük uykusuzluğun ardından gecenin ikisinde uzun yola çıkmanın verdiği tedirginlikle biraz gözlerimi kapamak istedim. Gözlerimi kapadığım her an başım dönüyor, vücudum titriyor ve aklıma bin bir çeşit düşünce geliyordu depremden bu yana.

Arabayı durdurduğum yerde, normalde açık olan ama o an hemen her yer gibi kapalı durumda bir dinlenme tesisi vardı. Arabadaki şişeden biraz su içtim, birkaç dakika soğuk havada yürüyerek bir sigara yaktım, sonra gelip tekrar arabaya oturarak gözlerimi kapadım. Sallanıyordum. Sallanırken de aklıma ölenler, yitip giden anılar, kaybedilen hayatlar, çaresizlikler ve mahvolmuş bir coğrafyadan kesitler geliyordu. Acıdan ve üzüntüden nefes alamıyordum. Ama en çok uykusuzluk ve öfke ele geçirmişti beni. Çocukluğumun, gençliğimin geçtiği memleketimin yerle bir oluşuna mı, ailemin ve sevdiğim onlarca insanın perişanlığına mı, sevdiğim-tanıdığım onlarca canın-arkadaşın, dostun yitip gitmesine mi, yok olan on binlerce hayata mı, kendi yaşadığım ve oğlumun, eşimin gözlerindeki korkuya mı, yoksa ülkemin geldiği hale mi yanayım bilmiyordum…

Nerede yaşayacaktık, aileme ne olacaktı, onca insan bundan sonra ne yapacaktı, bu devlet, ah bu devlet ne zaman insanları insan yerine koyacaktı…

Derken yine uyuyamayacağımı anlayıp arabayı çalıştırdım. Adana’dan Malatya’ya doğru yol boyunca gördüğüm şeyler beni hayretlere düşürüyordu. Sırasıyla Nurdağı, Narlı, Pazarcık, Gölbaşı, Erkenek, Doğanşehir ve nihayet memleketim Malatya. Hepsi artık yaşanması mümkün olmayacak derecede mahvolmuş, yıkılmış durumdaydı. Bazı yerlerde bir tane bile ayakta yapı yoktu, tek katlı yapılar dahi tümden yıkılmıştı; gözlerime inanamıyordum. Yollarda kimi zaman 3-4 metreyi bulan yarıklar, olduğu yerden metrelerce öteye savrulmuş evler, yıkıntılar arasında dolaşan perperişan insanlar, kimi yerlerde derme çatma çadırlar…

Önce gecenin karanlığında sonra ise sabahın ilk ışıkları içinde gördüklerim, zaten bitkin olan bedenimi iyice yormuştu. Eşime seslendim, “Malatya’ya girmek üzereyiz” dedim. Tam o an sesimin kısıldığını, normalde olduğu gibi çıkmadığını fark ettim. Malatya şehir merkezine girince yol boyu yaptığım gibi yine yavaş yavaş sürüyordum arabayı, etrafa bakmaya, olan biteni görmeye çalışıyordum. Gördüklerime inanamıyordum. Bildiğim tanıdığım, binlerce kere yürüdüğüm, büyüdüğüm yerlerde hemen her şey yıkılmıştı. Gidip ailemin evinin bulunduğu, büyüdüğüm mahalleye bakmak istiyordum bir an önce, ama etrafa bakmak istediğimden arabayı yavaş sürmeye devam ediyordum. Mahalleye varınca önce kan kardeşim Münür ve can arkadaşım Uğur’u buldum. İkisi de beni bekliyorlardı. KESK’in yardım merkezine dönüştürülmüş olan, kan kardeşime ait kahvehanede depremzedelere kahvaltılıklar veriliyordu. Perişan haldeki insanlar kendi hallerine bakmadan, uzun yoldan geldiğimizi duyunca, eşim Birsu’ya ve oğlum Mahir’e yiyecek ikram etmeye çalıştılar. Biz ise üç arkadaş elimizde birer bardak çay ile yaşananları konuşuyorduk. Öyle şeyler anlatıyorlardı ki; insanın öfkeden çıldırmaması çok zordu. Yardım bekleyen insanların çığlıklarına duyarsız kalan yöneticiler, günler sonra yakınlarının ölülerini kendi çabalarıyla yıkıntılardan çıkarıp gömen insanlar, yardım gelmediği için soğuktan-kardan-kıyametten dolayı donarak ölen çocuklar…

Kahramanmaraş’ta meydana gelen iki büyük depremden en fazla etkilenen illerden biri olan ve yaklaşık 200 kilometre kuzey doğuda bulunan Malatya her ne kadar televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada fazla gündeme gelememiş olsa da gördüklerimden ve anlatılanlardan sonra artık net biçimde depremden en fazla etkilenen birkaç yerden biri olduğunu çok iyi anlıyordum memleketimin. Önce utandım, çok utandım. Kendi memleketimin halini dahi tam olarak bilemiyor durumdaydım 21 gündür. Ama sonra hatırladım, 21 gündür her yolu denemiştim, eşimi ve oğlumu hayatta tutmak için oradan oraya geçmiştik, annem ve babamı Malatya’dan çıkarmak için 3 gün uğraşmıştım, sonraki günlerde elimin-gücümün yettiğince bir şeyler yapmaya çalışmıştım… Derin bir nefes aldım…

Olabildiğince sakin kalmaya çalışarak etrafımdaki insanları dinlemeye çalışıyordum. Malatya, depremin etki alanındaki en soğuk şehirdi ve depremden beri hava sıcaklığı sürekli olarak eksi 15 civarında seyrediyordu. Soğuk havanın etkilerine dair kan dondurucu hikayelere kulak kesildim: Deprem gecesi ve sonraki birkaç günde tam bir trajedi yaşanan köylerden bahsediyordu arkadaşlarım. Sabaha doğru 04.17’de deprem yaşandığında herkes yatağındaydı. Yoğun kar yağışı ve tipinin yaşandığı kimi köylerde, köylülerin anlattığına göre can pazarı yaşanmıştı. Yaralı olanlar enkazda akrabalarının cansız bedenlerini çıkarmaya çalışırken, çaresizce karın içine yatırılan cenazelere soğukta aç kalmış kurtlar musallat olmuştu. Bir taraftan kurtları uzaklaştırmaya, bir taraftan ise enkaz altında kalanları kurtarmaya çalışmışlardı. Günler geçmiş ama hala gelen giden olmamıştı. Kar yağışı devam ettiğinden ve buz tutmuş toprağı kazmak mümkün olmadığından cenazeler karın üzerinde bekletilmişti. Böylece günler geçmişti. Defin işlemi yapılacağı zaman görüldü ki birçok cenazenin kolu-bacağı yoktu. Eksik uzuvları kurtlar götürmüştü…

KESK’in yardım merkezine dönüştürülmüş olan kahvehaneden ayrıldık. Hekimhan’a annemin ve babamın 18 gündür bulunduğu, deprem sonrası eksi 20 derece soğuğu yaşamış olan köyümüze gidecektik. Arkadaşlarım açık olan birkaç marketi bana gösterdi. Marketlerden acil ihtiyaç olabilecek birkaç şeyi temin ettikten sonra köye doğru yola devam ettik. Oğlum ve eşim de artık çevrelerine bakıyor ve hayretler içinde etrafı seyrediyorlardı. Yol boyunca gördüklerimiz, Kahramanmaraş, Hatay, Malatya, Adıyaman, Gaziantep, Adana, Diyarbakır, Osmaniye, Şanlıurfa, Kilis ve Suriye’nin kuzey bölgelerini sarsan, demiryollarının dahi bükülmesine yol açan ve kimi verilere göre yaklaşık olarak 110 bin kilometrekarelik bir alanı etkileyen iki büyük depremin etkilerini, boyutunu daha net kavramamızı sağladı. Köye varıncaya dek deprem üzerine konuşmaya devam ettik. Sesim kısılmaya devam ediyordu. Acıdan, üzüntüden artık ne hissettiğimizi bilemeyecek haldeydik. Depremden nispeten az etkilenmiş olan köyümüze vardığımızda, depremde ayağı kırılmış olan kalp hastası babam ve korkudan günlerce ağlayan kalp hastası annem bizi sevinçle karşıladılar. Artık aileme kavuşmuş, onları sağ salim görebilmiştim…

İki gün sonra aynı yolu tekrar geçerek Adana’ya geri geldik. Annem ve babamı da getirdik. Yaşananlara inanamıyor ve olan bitenler karşısında acıdan, üzüntüden ve öfkeden çoğu zaman sessiz kalıyorduk. Zaten benim sesim artık büsbütün kısılmıştı ve hiç konuşamıyordum. Bu durum 1 hafta kadar devam etti. Sürekli olarak haberleri izlemeye devam ediyor ve verilen rakamlar karşısında, yaşanan dram karşısında boğazımız düğümlenerek ve bazen yaşamaktan, yemek yemekten, uyuyabilecek bir yatağa sahip olmaktan utanarak, yardım organizasyonlarına katkıda bulunmaya çalışarak ve kendi yaralarımızı sarmaya gayret ederek günlerimizi geçirmeye çalışıyorduk… Her şey gibi elbet bu günler de geride kalacaktı…

Bugün depremlerin üzerinden yaklaşık 3 ay geçti. Resmi rakamlara göre 50 binden fazla insan hayatını kaybetti, on binlerce bina yıkıldı ve yüzbinlerce bina ise acilen yıkılacak durumda. Hayatını kaybedenlerin resmi rakamlarla açıklanandan çok daha fazla olduğu konusunda kimsenin kuşkusu yok, tıpkı depremin ilk iki gününde resmi kurumların deprem bölgelerinde olmayışında olduğu gibi. Hala binlerce insan çadır bekliyor, hala binlerce insan temel gıda ve yaşam gereklerine ulaşamaz durumda. Görevi afetlerde halka yardım etmek olan Kızılay, depremde insanlara çadır sattı. Deprem bölgelerine giden yardım tırlarına “yardımı biz dağıtırız” diye el konuldu ama o yardım malzemeleri dağıtılamadı-çöp oldu. Binlerce insan soğuktan titrerken gösterişli televizyon şovlarıyla milyonlarca lira para toplandı ama hala insanların sefaleti devam ediyor…

Acı ve çaresizliğin içinden öfkeyle haykıran iç seslerimiz ise artık bize şunu söylüyor: Bu ülkeyi bu hale getirenlerden, bu halka bunca acıyı reva görenlerden bir gün hesap sormak zorundayız. Bunu biz yapamazsak bile bir gün çocuklarımız yapacak…

Yazının başındaki gibi biterken de bir şiir olsun. Büyük şair Ataol Behramoğlu’nun ünlü dizelerinde dile getirdiği gibi,

Yaşamak bu yangın yerinde,

Her gün yeniden ölerek,

Zalimin elinde Tutsak,

Cahile kurban olarak

Yaşamak görevdir bu yangın yerinde,

Yaşamak insan kalarak…

Yaşayacağız ve ülkemizi yeniden kuracak, insanca bir yaşam için mücadele etmeye devam edeceğiz. Kimsenin kuşkusu olmasın…