Lazkiye’de bir sürrealist: Adonis

Musatafa Kemal Ersöz

Ali Ahmad Said İsber ya da kendine verdiği maruf adıyla Adonis, hiç şüphesiz ki modern Arap şiirinin öncülerinden biridir. Arap şiirine yeni bakış açıları kazandırmış, Arap kültüründe modernleşmeyi radikal bir biçimde savunanların başında gelmiştir. Edebiyat dünyasındaki cesur ve güçlü isimlerden biri olarak bilinen Adonis eski şiir anlayışlarının değişmesi için devrimci, provokatif fikirler üretip ve bu fikirleri neredeyse militan bir biçimde savunarak hayata geçirmiştir. Arap şiirini yeniden canlandırmak için edebiyat ve şiir mecralarında geçmişten gelen anlayışlar üzerine çalışmalar yürüten Adonis’i bu yönleriyle yaratıcı yeni ufuklar açarak Arap şiirini yeni bir yola sokmak isteyen devrimci ve etkili bir figür olarak tanımlamak abartılı bir görüş olmasa gerek.

Adonis nehri (İbrahim Nehri olarak da bilinir) Lübnan’nın Byblos bölgesinden Akdeniz vadilerine doğru akan ve taştığı zamanlarda demir madenlerinden kopararak beraberinde sürüklediği alüvyonlardan ötürü kırmızı akmaya başlayan suyundan mülhem kimi mitolojik anlatılara konu olmuş bir nehirdir. Anlatı odur ki bereketin ve verimliliğin tanrıçası Astarte’nin âşık olduğu yakışıklı genç Adonis sevgilisinin tüm uyarılarına rağmen avlanmaya gider ve bir yaban domuz tarafından ölümcül bir şekilde yaralanır. Ona kızgınlığına rağmen Adonis’in yalvarışlarına dayanamayan Astarte, sevgilisini kurtarır ve altı ay boyunca yer altı dünyasında saklar. Bu yer altı inzivasında tanrılara yakarışları, çabaları neticesinde sevgilisini yeniden hayata döndürmeyi başarır. Ancak ne var ki artık bir nehir olarak…  Ve işte Adonis’in bir akarsuya dönüşüp akmaya başladığına inanılan İslam öncesi Suriye’de bu efsane adına her yıl kutlamalar düzenlenir. Orta çağ İslamiyet dönemlerine dek devam eden Adonis’in yer altı dünyasından bizim dünyamıza geri dönüşü için yapılan kutlamalar halen batı Suriye’nin sahil şeridindeki dağ köylerinde farklı formlarla da olsa devam etmektedir. Adonis ile ilgili efsaneler ve pagan Suriye dönemlerine ait figürler 1940 ile 50’li yıllarda yükselen Suriye milliyetçiliğini ifade etmek, buna bağlı bir Suriye tarihi yaratmak ve Suriyelilik kimliği inşa etmek için sıkça başvurulan unsurlardan biri olarak yeniden revaç görmeye başlar.

İlk gençlik yıllarında Arap milliyetçisi, hususiyetle de Suriye milliyetçisi fikirlerden etkilenen ve bu fikri arka planla Adonis mahlasını alan şair Ali Ahmad Said 1930 yılında Suriye’nin Lâzkîye kırsalındaki Quasibin kasabasında çiftçi bir ailenin ilk oğlu olarak doğar. Quasibin aynı zamanda Adonis efsanesinin yaygınlaştığı bölgeye 200 km uzaklıkta halkının küçük çaplı tarımcılıkla iaşesini sağladığı ve kahhar ekseriyetin okuma yazma bilmediği bir kasabadır.  Gelecekte Nobel’e aday dünya çapında tanınan bir şair olacak olan Adonis 12 yaşına gelinceye kadar hayatında hiç araba ya da radyo görmeden gündüzleri vadilerde çalışarak, akşamları da babasının kendisine okuduğu ve öğrettiği Arap halk deyişleriyle okuma yazmayı öğrenmeye çalışarak büyür. Adonis Identité Inachevée (“Gerçekdışı bir Kimlik”) başlığı altında kendisiyle yapılan röportajlardan derlenen kitabında evlerine gelen misafirlere ezberlediği şiirleri yüksek sesle okuduğu bu çocukluk günlerini kendisinde şiir fikrinin ve duygusunun özgün bir biçimde geliştiği, bir süre sonra kendi şiirlerini yazmaya başladığı bir dönem olarak anlatır. Gerçekten de dağ, nehir, rüzgar ve deniz Adonis temasının metaforik bir biçimde en sık tekrarlanan imgeleridir.

Öyle ki Adonis’in yaşamı boyunca etrafında dolandığı fikirler, peşini sürdüğü akımlar ve yolunu açmaya çalıştığı değişimlerle kendi yaşam hikâyesi arasında hayret uyandırıcı bir iç içelik, gizemli bir kontekst bulunur. Sufilik, İslam öncesi Arap efsaneleri, mitoloji, mistisizm, modernizm…  Radikal kopuşlar, tılsımlı tesadüfler yahut dokunuşlar neticesinde değişen imkânlar, her açıdan başka âlemlerden denebilecek dünyaların birbiriye çarpışması ve küllerinden yeniden doğması beklenen kayıp bir medeniyet…

İşte bu iç içe geçmişliğin neredeyse binbir gece masallarından biriymiş hissi uyandıran alametlerinden ilk ve belki de en belirleyicisi, Adonis’in, 1947 yılında Fransa sömürgeliğinden çıkıp bağımsızlığını kazanmış olan Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı Shukri al-Quwatli’yle, Lazkiye’ye yaptığı bir ziyaret sırasındaki tanışma hikâyesidir. Şiirleriyle cumhurbaşkanını etkilemek isteyen Adonis köyünden Lazkiye’ye değin vadiler içerisinden geçerek kilometrelerce mesafeyi yürümüştür ama Lazkiye’ye geç ulaşmıştır. Yine de cumhurbaşkanına yazdığı şiirlerden birini okuyabilmek için yetkililere yalvaran Adonis’in çabaları netice vermiş, böylelikle şiirlerinden birini cumhurbaşkanına okuma fırsatını yakalamış ve cumhurbaşkanını etkilemiştir. Adonis’i ödüllendirmek isteyen Cumhurbaşkanı ona ne istediğini sormuş, Adonis ise “Eğitim almak istiyorum” diye cevap vermiştir. Cumhurbaşkanı’nın emriyle Lazkiye’de bir Fransız lisesine kaydedilen Adonis için mistik sayılabilecek bir yolculuk başlamış gibidir.  Daha sonrasında Şam Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü’nde Sufi bilimleri ile ilgili eğitim alır. 1961 yılında Paris’te eğitim almak üzere burs kazanır. 1962 yılında Roma’da Arap edebiyatına ilişkin konferanslara katılır. 1978 yılında ise Beyrut St. Joseph Üniversitesi’nde doktorasını tamamlar. 1970 ile 1985 yılları arasında Lübnan Üniversitesi’nde Arap Edebiyatı Bölümü’nde, 1976 yılında Şam Üniversitesi’nde, 1980 yılında Lübnan iç savaşı nedeniyle iltica ettiği Paris’in, Sorbonne Üniversitesi’nde, 1985 yılında ise nihai olarak yerleştiği ABD’nin Georgetown Üniversitesin’de akademik görevler üstlenmiş ve UNESCO Arap Cemiyeti’nin kalıcı temsilcisi olmuştur.

Yukarıda sözünü ettiğimiz hasletlerin kim unsurları Adonis’in siyasal ve edebi yaşamı/mücadelesi için de geçerli gibidir.  Üniversite öğrencisi olduğu yıllarda Suriye Toplumsal Milliyetçi Partisi’ne üye olmuş ve Arap milliyetçi akımına karşı Filistin, Lübnan, Kıbrıs ve hatta Irak’ın bir kısmını içine alan Büyük Suriye siyasetini savunan karizmatik bir kişilik olan parti lideri Antun Sa’ada ile tanışmıştır. Lübnan’da girişilen başarısız bir darbe denemesinin ardından 1949 yılında Sa’ada’nın idamıyla birlikte hapishaneyle tanışan Adonis’in büyük iddiaların, radikal kopuşların, aynı ölçekteki büyük suküt-u hayallerin peşinde sürgünlerle geçen siyasi ve edebi yolculuğu başlamıştır. Suriye’de istihbarat takibatları, tutuklamalarla geçen yılların ardından sürgün edildiği Beyrut’ta sürgün edilmiş yazarlar ile sanatçılardan oluşan zengin bir topluluğun en gözde üyelerinden biri ve edebi tartışmaların, çıkışların odağındaki aktörlerden biri olmayı başardı. Lübnan’da önce Sa’ada’nın takipçilerinden biri olan şair Yusuf al-Khal ile Shi’r (“Şiir”)  daha sonra da Arap eleştirmen Kamal Abu-Deeb ile beraber “Mawaqif” isimli eski Arap şiir yapısını yıkan, literatüre pek çok yenilikler ve elbette beraberinde büyük, canlı tartışmalar getiren ücretsiz edebiyat dergileri yayınladı. Arap dünyasının büyük çalkantılar ve değişimler yaşadığı bir dönemin cüretkâr bir devrimcisi olan Adonis’in Lübnan yaşantısı da sürgünle nihayetlendi ve Paris’e gitti. Son Beyrut yıllarıyla birlikte bu sürgün yılları, Adonis’in siyasi ve edebi hayatının farklı bir merhaleye girdiği, şiir ve yazılarında sıklıkla hem toplumsal, hem kişisel planlarda yaşadığı hayal kırıklığı konusunu işlediği bir dönem oldu. Bu yeni aşamadan itibaren şiirlerinden değişim ve sürgün temalarını işledi. Bu nedenlerle Adonis’in ana şiir temasının sürgün şiirleri olarak tanımlanması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.

Aynı dönem Adonis, Büyük Suriye düşüncesinden kopup, pan-Arabist Arap milliyetçiliğini benimserken edebi planda da sürrealizm ve Fransız edebiyatında sürrealist sanatçıları keşfetti. Böylelikle Arap şiir mirasına sürrealizm etkilerini de katmış oldu. 1985 yılında kaleme aldığı Arap Şiirine Giriş adlı kitabında bu hususa ilişkin şöyle yazacaktı

“Baudelaire okurken Abu Nuwas hakkında düşüncelerim değişti ve şiirde kalite ile modernizmin olması gerektiğine inanıyorum ayrıca Mallarmé’nin çalışmalarına baktığımda Abu Tammam’ın şiir dilindeki gizemliliği ve modernliği daha iyi anlıyorum. Rimbaud, Nerval ve Breton üzerine yaptığım okumalar mistik şairlerin benzersizliğini ve etkileyiciliğini keşfetmemi sağladı.”

Güçlü ve zengin bir mistik şiir geleneği olan Fars edebiyatına nazaran Arap edebiyatında böyle bir gelenekten bahsedebilmek oldukça güçtür. Ünlü Iraklı Şair Al-Niffari’nin sınırlı katkısına rağmen orta çağda filizlenen Arap mistik şiirleri genellikle klişeler üzerine yazılan, sınırlı ve dini şiirlerdi. Arap edebiyatında sürrealist bir atılım için literatürde ilgili bir damar arayan Adonis, bunu Al-Niffari de bulmuştur. İlahiyat üzerine oldukça enerjik, iddialı, öfke dolu ve tuhaf metaforlarla dolu yazılar yazan Al-Niffari’nin okurlarının farklı bir dünyaya yolculuk yapmasını sağlayan üslubüyla toplumsal ve edebiyat konularındaki devrimci ve radikal görüşleri Adonis’i ciddi şekilde etkilemiştir ve onun da bu tür şiirler yazmasına neden olmuştur.

Ondokuzuncu yüzyılın Abbasi Alevi şairlerinden olan Abu Nuwas da Adonis’i etkileyen önemli figürlerden biridir. Aynı şekilde onbirinci yüzyılın eleştirel şairlerinden ve hicivcilerinden biri olan al-Ma’arri de Adonis’i etkilemiştir. Belki de Adonis’i en çok etkileyen ve İslam öncesi Arap figürlerini kullanan bir şair olmasına neden olan önemli kişilerden biri de altıncı yüzyılda sürgün edilinceye kadar yaşayan Imru’l-Qays’dır. Imru’l-Qays’ın, nostaljik, erotik ve zengin hayal gücü ile yazılmış Mu’allaqa şiiri üzerine çok da düşünen ve yazan Adonis, aradığı modern çıkışın modern zamanlara ait olmayan kökenlerini bulmuş gibidir.

İslam öncesi Arap edebiyatı ve klasik Arap şiirinden beslenen ancak bunları aşarak konu ve içerik çeşitliliği dışında farklı uyaklarda, bazan düz yazı şeklinde yazılan farklı formlar deneyen Adonis, kendine has yeni bir şiir evreni yaratabilmiştir. Denilebilir ki Adonis’in evreni solipsist tiyatro vizyonuna sahiptir. Söylemek istediğini gizli bir şekilde verir ve anlaşılması zordur. Tarihin sonunda yeniden ortaya çıkacağı düşünülen Mehdi gibi kavramları şiirlerinde anlatan Adonis kıyamet ile ilgili de tuhaf kehanetler söylemiştir, kıyamette kimin kurtulup kurtulamayacağını bilmediğini ifade eder. Şam, Adonis’in şiirlerinde önemli bir yer tutar. Şair genellikle bağlam olarak Şam’ı kullanmıştır ancak bu şehri sürrealist bir metafor üzerinden vermiş ve tuhaf bir şekilde efsaneler ile betimlemiştir. Adonis’in evreni amblemlerle doludur: şehir, deniz, rüzgar, ayna, ağaç, hayal. Objeler ve anlamları çocuksu ve anlaşılmaz bir şekilde betimlemektedir. Örneğin rüzgarın omuzlarında ağlayan bir çocuk olduğunu yazmıştır. Hayallerin yaşlanan bir yetişkin olduğunu ifade etmiştir. Dünyanın kanatlı bir kuş olduğunu ve hayallerin yuvasında saklandığını söylemiştir. Tüm bu betimlemelerin sürrealist betimlemeler olduğunu ifade etmek mümkündür.

Adonis sürrealizmin, mistisizmin Tanrısız bir formu olduğunu ileri sürmüş ve Sufizmin inanç ve geleneksel din ile ilgisi olmadığını düşündüğünü ifade eder. Sürrealizm ve Sufizm Adonis’e göre gizli dünya ile ilgili şeylerle ilgilenen iki alandır ve görülmeyen, konuşulmayan ve anlaşılamayanı ele alırlar. Adonis yukarıda da bahsedildiği üzere André Breton, al-Niffari ve “oryantal Sufi” olarak tanımladığı Rimbaud’dan çokça etkilenmiştir.

Adonis’in edebi görüşleri ve tutumlarıyla siyasi mülahazaları ve tutumları da bir bütünlük arz eder. Bir şair ve edebiyat teorisyeni olarak kimse, siyasal olarak da aynı kişidir.  Uslanmaz bir muhalif, cüretkâr bir devrimci ve radikal bir ilerici… Şair olarak da siyasal kişilik olarak da peygambervari bir edayla seslenir. Öyle ki şairler ve peygamberler arasında bir analoji kurar. Her ikisinin de toplumu sosyal olarak değişmeye ve adil olmaya zorlayabileceklerini düşünür. Peygambervari bir şair ve siyaset insanı olarak odaklandığı iki cephe söz konusudur. İlki kurumsal İslam, geçmiş ve Arap kültürünün ataerkil yapısıdır. Ona göre toplumun kadına yönelmesi gerekmektedir. İkincisi ise Batı materyalizmi, emperyalizm ve Ortadoğu kültürünün Batıya bağımlılığıdır. Adonis Batının Arap dünyasının yozlaşmış, ataerkil bir toplum olarak kalması için uğraştığını ve Batının Arapların İslami temeller üzerinde yaşamasını istediğini düşünür. Ona göre Arap dünyası Batı temelleri üzerine modern bir kültür inşa edemez. İyi bilinen şiirlerinden biri olan “A Grave for New York”ta Özgürlük Heykelinin bir elinde özgürlük adı verilen paçavrayı tuttuğunu diğer eliyle ise dünya adındaki çocuğu boğduğunu düşündüğünü yazmıştı. Bir başka yerde ise Avrupa’nın solucanların yediği bir ceset olduğunu ifade eder. Yine de Adonis Batı konusunda her zaman karmaşık ve çelişkili duygular içinde olmuştur diyebiliriz.

Nihayet Adonis İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en önemli Arap yazarlarından biridir. Hem bir şair hem edebiyat teorisyeni hem de tastamam bir devrimcidir. Şiire ve Arap siyasetine radikal bir bakış açısı getirmiştir. Adı halen isyan, reddetme, radikal manifestolar gibi pek çok kavramla beraber anılmaktadır. Şiirleri bu alana radikallik getirmiş ve sonraki dönemi güçlü bir biçimde etkilemiştir. Bir bütün olarak Ortadoğu coğrafyasının içinde bulunduğu ahval ve şerait düşünüldüğünde Adonis’in güncelliği ve bi’vesile hatırlanmasının gerekliliği açık bir biçimde anlaşılacaktır.

Vesile olması umuduyla…

http://siyasihaber3.org/laskiyede-bir-surrealist-adonis