Sınıfsız Toplumun Kadim Hafızası: Köyümüzden Alevilik Hatıraları

Mustafa Karahan

İnançlar, insanlık tarihi kadar eskidir. Yaklaşık 13,8 milyar yıl yaşında olan evrende, Dünya’nın oluşumu yaklaşık 4,54 milyar yıl öncesine uzanırken, insan türünün ortaya çıkışı yaklaşık iki milyon yıl öncesine dayanmaktadır. İnsanlığın toplumsal gelişimine dair bilgimizin büyük bölümü, yazının icadıyla birlikte görünür hâle gelmiştir. Bu nedenle, insanlığın yazılı tarihi görece kısa bir zaman dilimini kapsar.

Uzun yüzyıllar boyunca insanlar, yerin ve göğün, canlı ve cansız tüm varlıkların bir tanrı tarafından yaratıldığına sorgulamaksızın inanmışlardır. Ancak özellikle bilimsel düşüncenin gelişmesiyle birlikte doğa, insan ve evren ilişkisi sorgulanabilir hâle gelmiştir.

İnsanlık tarihi boyunca farklı coğrafyalarda çeşitli inanç ve düşünce sistemleri ortaya çıkmıştır. İnsanlar yaşadıkları çevreye bağlı olarak kimi zaman ağaçlara, kimi zaman erişilmez dağlara, gök cisimlerine, ateşe ya da suya kutsallık atfetmişlerdir. Toprak, hava, su ve güneş; hem insan yaşamının hem de tüm canlıların varoluşunun temel unsurları olarak kutsiyet kazanmıştır.

Örneğin Zerdüşt inancında evren; ateş, su, toprak ve havadan oluşur. Bu düşünce Antik Yunan’a taşınmış ve Yunan materyalizminin temelini oluşturmuştur. Buna göre var olan, var olmakta olan ve var olacak her şey bu unsurların farklı oranlarda birleşmesinden meydana gelir; ayrışmaları ise değişimi doğurur. Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan da bütünüyle yok olmaz. Bu yönüyle birçok inanç ve düşünce sistemi, diyalektik bir biçimde birbirini etkileyerek gelişmiştir.

Bu noktada “insan nasıl oluştu?” sorusundan hareketle kendi tarihime bakıyorum. Tek tanrılı dinlerin perspektifinden köyümdeki inanç yaşamını, rızalık toplumunun öğretisini ve bu öğretinin öznesi olan “musahipliğin” toplumsal yaşamdaki karşılığını; ayrıca kapitalist üretim ilişkileriyle yaşadığı dönüşümü kısaca ele almak istiyorum.

Ne hikmetse tek tanrılı dinlerin ortaya çıktığı coğrafya büyük ölçüde Mezopotamya ve Ortadoğu olmuştur. Toplumsal yaşamın birlikte kurulduğu bu coğrafyada şekillenen dinler, ne yazık ki tarih boyunca birbirlerine karşı çoğu zaman çatışma içinde olmuş; “hoşgörü” iddiasına rağmen birbirlerini hoş görmemişlerdir.

Alevi inancını, kendi yaşadığım köyden ve inanç penceremden bakarak; bir güzellik olarak gördüğüm rızalık toplumunun tarihsel yolculuğundan hareketle anlatacağım. 14 yaşındaki Şah İsmail, Ali çizgisini ve On İki İmam inancını esas alan Safevi Devleti’ni 1501 yılında önce Erzincan’a bağlı bir yaylada, sonra Tebriz’de ilan etmiştir. Safevi varlığı, büyük savaşlar ve ağır bedellerle şekillenmiştir.

Bu inanç, insanlık tarihinin en eski uygarlık merkezlerinden biri olan Pers coğrafyasında biçimlenerek yola çıkmıştır. Yaklaşık 16. yüzyılda Anadolu’ya ulaşan bu inanç, büyük zorluklar ve uzun bir tarihsel süreç sonunda Malatya’nın Hekimhan ilçesine bağlı Kozdere Köyü’ne kadar gelmiştir. Atalarım olan Şah Kulu ailesi, inanç önderleri Şah İbrahim Veli’yi de yanlarında getirmiştir. Bu köy, geçmişte Ermenilere yurt olmuş; rızalık toplumuna meskenlik etmiş bir yerleşimdir. En derin kutsal havasıyla gelen bu inanç önderi, önce köyümüzde musahiplik kültürünü oluşturup, kendisiyle gelen Ali Sofu’yu kendine musahip tutarak Mezirmeye köyüne yerleşti.

Bugün Ballıkaya adıyla bilinen köyde Şah İbrahim Veli Dergâhı kurulmuştur. Bu dergâh, icazetini Erdebil’den alan sayılı dergâhlardandır ve Hacı Bektaş Dergâhı’ndan bağımsız bir inanç geleneğini temsil eder. Bu inancın özü insandır.

Özü insan olan Kızılbaşlık inancında devlet yoktur. Doğa ile tanrı özdeştir; sevgi ve rıza esastır. Bu rızalık toplumunda herkes birbirine karşı sorumludur. Ulus, ırk ya da kimlik ayrımı gözetmeden “72 millete bir nazarla bakmak” temel ilkedir. Bu anlayış, Karmati geleneğinde ifadesini bulan, “yarın yanağından gayrı her şeyde ortaklık” ilkesini taşır. Bu kültür, sınıfsız toplum özleminin tarihsel bir ifadesidir.

Ortak üretim ve paylaşım esasına dayanan bu yaşam biçiminin merkezi cemevleridir. İnanç ritüelleri burada gerçekleştirilir; toplumsal kurallar yine burada belirlenir. Kurallara uymayanlar, Hak Divanı’nda toplum huzurunda değerlendirilir. Amaç cezalandırmadan çok arınma ve toplumsal uyumdur. Bu divanda suçlu değil, öz eleştiri yapan ve arınmayı kabul eden canlar bulunur… Bu, bir Hakka ulaşma divanıdır. Buraya suçlu girmez; temiz, arınmış bir insan öz eleştirisini yaparak cem olur, can olurlar. Bu divanda birlik vardır; bacı kardeş darda birlikte dururlar. Burada karakol yoktur, hapishane (mahpushane) yoktur.

Adam öldürme, evli kadın kaçırma gibi ağır suçlar ise toplum tarafından dışlanmayla cezalandırılır; bu kişilere “düşkün” denir. Düşkünlük, bu toplumda en ağır yaptırımlardan biridir. Köyde bu tür insanlarla ilişki kurulmaz; malı, davarı köyün ortak mallarına dahi katılmaz.

Musahiplik, kirvelik ve kardeşlik bu inançta aynı ahlaki değeri taşır. Emek kutsaldır; başta dede olmak üzere herkes çalışmakla yükümlüdür. Kimsenin kendini üstün görmediği Kızılbaşlık toplumunda öteki-beriki olma yoktur. Kadın-erkek eşitliği bu toplumsal yapının özünü oluşturur. İnsan doğadır; doğa insandır.

Bu güzel inancın yaşadığı köyümüzün tam karşısında, Koca Baba adı verilen bir dağın insanlara gözcülük ettiğine, güven veren ihtişamıyla bir inanç abidesi olduğuna inanılır. “Büyüklük işte budur” dedirten bu dağın önünden altı koldan geçen dere, coşkuyla akarak değirmen ustası olan babama da tebessüm eder; sanki bir acelesi varmış gibi Kerbela’ya, Şah Hüseyin’e serinlik taşıyarak Basra Körfezi’ne doğru yol alır. Geçtiği yerdeki kirliliği temizler mi bilinmez; ancak bu topraklar hâlâ kanamaya devam etmektedir. Bugün IŞİD artığı çeteler, Suriye’de en aşağılık barbarlıkla Arap Alevi ve Kürt kardeşlerimizi katletmektedir.

Kendi toplumunu kendi yöneten, sevgiyi merkeze alan, doğal ve tanrısal bir inanç sistemine sahip olmak; aya, güneşe, ateşe ve ormana kutsiyet atfetmek bir onur ve gurur kaynağıdır. Buna karşın, Ortodoks İslam anlayışını benimseyen çevreler, rızalık esasına dayanan Kızılbaş inancından tarih boyunca rahatsızlık duymuştur.

“İnsan Hak’tadır, Hak insandadır” ve “Ne ararsan var insanda” diyen bu anlayışta, insanın insanın düşmanı olması mümkün değildir. Alevi yol ulularından Hallac-ı Mansur’un “Enel Hak” sözü de bu düşüncenin en açık ifadesidir. Herkes bu inançla hak olabilse, kimse kimsenin düşmanı olmazdı. Biz, demokratik bir toplumda herkesin barış içinde kardeşçe yaşamasını savunurken, sorunlarımızı mahkemelere gitmeden kendi içimizde çözebiliyorduk. Günümüzde ise kapitalist üretim ilişkileri ve devlet aygıtı, bu rızalık kültürünü aşındırmıştır. Kapitalist sömürü düzeniyle birlikte hareket edilmesi, devlet kapılarının çalınması, bu kadim Kızılbaş inancına kendi ellerimizle zarar vermemize yol açmıştır.

Günümüzde, devlet adı verilen baskı aygıtı, din adına insanları birbirine boğazlatmayı zevkle seyrediyor. Başta Arap Alevi kardeşlerimiz olmak üzere, Suriye’de ve İran’da katledilen canlarımızın acısının kendi acımız olduğunu; Simon Bolivar’ın özgürleştirdiği halkların mirasını taşıyan Chavez yoldaşın kardeşlerine yönelik insanlık dışı uygulamaları kabul etmediğimizi haykırmalıyız. Dinsel ayrımcılığı ve milliyetçiliği bir yaşam felsefesi hâline getiren anlayışlara karşı, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya talebini yükseltiyoruz.

Bu barbarlıktan kurtuluş, işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin birliğini örgütlemekten geçmektedir. 

Son olarak, on yıl önce savaşa karşı çıkarak “Bu suça ortak olmayacağız” diyen Barış Akademisyenlerini de saygı ve onurla selamlıyorum.

Ocak 2026