Home Siyaset İran-ABD Restleşmesinde Yeni Perde: Üçlü İttifakın Doğuşu ve Değişen Küresel Dengeler

İran-ABD Restleşmesinde Yeni Perde: Üçlü İttifakın Doğuşu ve Değişen Küresel Dengeler

Görsel kaynak: Sout Al-Maghreb

Ahmed El-Derzi (Al-Mayadeen)

İran ile Amerika Birleşik Devletleri —ve dolayısıyla İsrail— arasındaki gerilim hattı, planlanan askeri müdahaleden vazgeçilip diplomatik yollara başvurulmasıyla birlikte dikkat çekici bir dönüşüme uğradı. Bu yeni yol haritası, küresel çapta felaketle sonuçlanabilecek bir savaş riskini bertaraf etmeyi amaçlıyor. Ancak asıl dikkat çekici nokta; Washington’un müzakere mekanı ve uranyum zenginleştirme seviyeleri gibi kritik konularda İran’ın şartlarına boyun eğmesidir. Washington, üzerinde kurulan devasa baskılara rağmen İsrail’in “kırmızı çizgilerini” (zenginleştirmenin sıfırlanması, balistik füzeler ve bölgesel nüfuz) bu sürecin dışında tutmuştur.

Üçlü İttifakın Doğuşu

Washington’u savaş seçeneğinden ve İran rejimini doğrudan devirme hedefinden vazgeçiren pek çok sebep bulunmaktadır. Suudi Arabistan, Türkiye, Katar, Mısır, Pakistan, Endonezya gibi bölge ülkelerinin ve İslam dünyasının önde gelen dokuz devletinin uyguladığı baskı bu geri adımda önemli rol oynadı.

Ancak en kritik sinyal, Umman Denizi’nde Rusya, Çin ve İran arasında yapılması planlanan ortak deniz tatbikatının Ocak sonundan Şubat sonuna ertelenmesiydi. Bu erteleme, geçtiğimiz Haziran ayındaki savaştan (12 Gün Savaşı) sonra temelleri atılan ve 29 Ocak’ta gayriresmi olarak sızdırılan “üçlü stratejik ortaklığa” işaret etmektedir.

Batı perspektifinden bakıldığında “Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması”, dramatik bir jeopolitik kırılmadır. Moskova ve Pekin; kendi hayati projelerine (Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile Rusya’nın Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru) yönelik tehdidin İran üzerinden geldiğini fark etmiştir. Bu bağlamda İran, müttefikleri için Batı güçlerinin kendi merkezlerine ulaşmasını engelleyen “son jeopolitik kale” konumuna yükselmiştir.

Stratejik “Belirsizlik” ve Caydırıcılık

Üç taraf, anlaşmanın maddelerini resmi olarak açıklamama ve “belirsizlik üzerinden stratejik caydırıcılık” politikasını izleme kararı almıştır. Bu strateji, Batılı güçlerin karşı tarafın caydırıcılık kapasitesini ve sınırlarını kestirememesine neden olarak bir “öngörülemezlik” durumu yaratmaktadır.

Anlaşmanın detaylarının kontrollü bir şekilde sızdırılması, Batı sistemine karşı yürütülen uzun soluklu mücadelenin bir parçasıdır. Temel hedef, Batı’yı “çok kutuplu dünya” gerçeğini kabullenmeye zorlamak; diplomasi, ekonomi ve askeri güç unsurlarını müzakere masasında kademeli bir araç olarak kullanmaktır. Bu ittifak, NATO’nun 5. maddesi gibi bir kolektif savunma taahhüdü içermeyebilir; zira hem Rusya’nın Ukrayna’daki deneyimi hem de İran’ın son dönemdeki hamleleri, bu ülkelerin teknik ve lojistik destekle kendi başlarına savunma yapabildiklerini kanıtlamıştır.

Batı Asya ve Dünya Üzerindeki Etkiler

Batı Asya, stratejik konumu gereği tarih boyunca coğrafyanın kalbi olmuştur. “Aksa Tufanı” operasyonundan sonra Tel Aviv ve Washington, bölgedeki mutlak kontrolün Rusya ve Çin’i durdurmanın tek yolu olduğunu düşünmüştü. Ancak Ocak ayındaki planların boşa çıkması ve ABD’nin bölgeye yığdığı devasa askeri güce rağmen üçlü ittifakın gövde gösterisi, güç dengelerini yeniden kurmuştur.

Bu ittifakın tehlikesini en iyi anlayanlar, askeri müdahalenin fiyaskoyla sonuçlanmasından ve Tahran’ın müzakerelerden kazançlı çıkmasından endişe eden İsrailli siyasetçilerdir. BM Güvenlik Konseyi’nin iki daimi üyesinin İran’ı desteklemesi, İsrail’in bölgedeki tek taraflı hegemonya projesini sarsmaktadır.

Etki alanı sadece Washington ve Tel Aviv ile sınırlı değildir; Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeler de İsrail’in ABD kararları üzerindeki aşırı etkisinin (Epstein davası gibi skandallarla ortaya çıkan durumlar) kendi güvenliklerini de tehdit ettiğini görmektedir. Bu ülkeler, Batı sistemiyle bağlarını korusalar da mevcut dönüşümü stratejik özerkliklerini genişletmek için bir fırsat olarak değerlendirmektedir.

Küresel Kaybeden: Avrupa Birliği

Uluslararası arenada en büyük zararı, bölgedeki son nüfuz kırıntılarını da kaybeden Avrupa Birliği görebilir. 2015 Nükleer Anlaşması’nı koruyamayan AB, İran’daki büyük yatırım fırsatlarını ABD’ye kaptırma riskiyle karşı karşıyadır. ABD’nin Çin ve Rusya ile varacağı olası bir mutabakat çerçevesinde, Amerikan şirketlerinin İran petrol ve gaz sektörüne girmesi, Amerikan İmparatorluğu’nun iç ve dış aşınma sürecindeki bir pazarlığın parçası olabilir.

Sonuç olarak; yükselen üç askeri gücün devasa ekonomik, teknolojik ve enerji potansiyellerini birleştirmesi, sadece bölgesel dengeleri değiştirmekle kalmayacak; uluslararası sistemin ve kurumlarının kökten yeniden yapılandırılmasına yol açacaktır. Üçlü ittifak, Batı Asya’da güç dengesini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yeniden şekillendirirken; geriye şu temel soru kalıyor: Çin ve Rusya, İran’ı savunmak adına topyekûn bir savaşın maliyetini üstlenmeye ne kadar hazır?

Exit mobile version