Home Güncel Suudi Arabistan Ateş Üzerinde: Ani Savaşta Arabulucudan Hedefe Dönüş

Suudi Arabistan Ateş Üzerinde: Ani Savaşta Arabulucudan Hedefe Dönüş

Screenshot

Dr. Ahmed el-Derzi (Al-Mayadeen)

Cenevre’de yürütülen nükleer müzakereler başarısızlıkla sonuçlanır sonuçlanmaz, Batı Asya’daki dengeler dramatik bir şekilde değişti. 28 Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri — “İsrail”in teşvikiyle — İran’a karşı “Epik Öfke” (Epic Fury) operasyonunu başlattı. Operasyonun ilk aşamasında İran’ın liderliğinin sembolü olan Yüce Lider Ali Hamaney ile birlikte birinci düzeydeki bazı üst düzey komutanlar hedef alındı.

Bu eşi görülmemiş tırmanış, Körfez ülkeleri üzerinde farklı derecelerde doğrudan sonuçlar doğurdu. Özellikle bu ülkelerde bulunan Amerikan askeri üslerinin hedef alınmasının yanı sıra, bazı ülkelerdeki İsrail Mossad merkezlerinin de vurulması dikkat çekti. Bölgenin en büyük jeopolitik ve ekonomik ağırlığına sahip olan Suudi Arabistan, fırtınanın tam merkezinde yer aldı. Bunun nedeni, Riyad’da Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu Sultan Hava Üssü’nün İran füzeleriyle hedef alınmasıydı. Bu gelişme Riyad’ı yeniden kritik bir durumun içine soktu ve şu hayati soruyu yeniden gündeme getirdi: Savaşı açıkça reddeden ve onu önlemek için çalışan Suudi Arabistan bugün hangi noktada bulunuyor?

Ağır Miras: İran ile Karmaşık Bir İlişki

Suudi Arabistan ile İran arasındaki ilişki, Batı Asya jeopolitiğinin en karmaşık denklemlerinden biri olmuştur. 1979’da İran’da İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinden bu yana, iki ülke onlarca yıl süren varoluşsal bir rekabet içine girmiştir. Bunun nedeni, bölgenin ve İslam dünyasının geleceğine dair siyasi vizyonlarının farklı olması ve Riyad’ın ABD’ye stratejik bir müttefik ve tek koruyucu olarak güvenmesi olmuştur.

Bu çelişki, her iki ülkenin dış politika yönelimlerinde açıkça görülmüştür. Tahran, Washington ile açık bir çatışma politikası benimseyerek onu bölgeden çıkarmayı ve bunu “İsrail’e karşı direniş projesi” üzerinden gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. İran’a göre İsrail, dünyadaki en büyük Amerikan askeri üssüdür. Buna karşılık Riyad, Batı ile olan tarihsel ilişkisine bağlı kalmayı sürdürmüştür. Bu rekabet pratikte Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’tan Yemen’e kadar uzanan yoğun bir nüfuz mücadelesine dönüşmüştür.

Büyük Değerlendirmeler: Güven Krizinden Yeniden Konumlanmaya

Riyad, siyasi hesaplarını yeniden gözden geçirmeye 2019 yılında ABD’nin Yemen’den gelen füze ve insansız hava aracı saldırılarını engellememesi sonrasında başladı. Bu saldırılar Doğu Suudi Arabistan’daki Abkayk’taki Aramco tesisini hedef almıştı. O an Suudi liderliği, Amerikan çıkarlarının her zaman geleneksel müttefikin güvenlik taahhütleriyle örtüşmediğini fark etti.

Bunun ardından Riyad, Washington’dan belirli ölçüde uzaklaşmaya başladı. Bu süreç, Mart 2023’te Çin arabuluculuğunda İran ile uzlaşma sağlanmasına kadar ilerledi. Ardından Riyad, “Aksa Tufanı” operasyonunun ve Gazze’de yaşanan yıkıcı savaşın ardından İbrahim Anlaşmaları kapsamındaki normalleşme sürecine farklı bir tutum aldı. Bölgesel bir ittifaka katılmak için başta iki devletli çözümün gerçekleştirilmesi olmak üzere oldukça zor şartlar öne sürdü.

Mevcut savaşın başlamasından önce Riyad, İran’a karşı geniş çaplı bir savaşı açıkça reddettiğini ifade etmişti. Ayrıca Washington’a resmi olarak Suudi hava sahasının veya topraklarının herhangi bir askeri operasyon için kullanılmasını kesin olarak reddettiğini bildirmiş ve ABD yönetimini bu maceradan vazgeçirmeye yönelik yoğun diplomatik baskı yürütmüştü. Peki, iki ülke arasındaki tarihsel rekabete rağmen bu tutumu ne açıklıyor?

Stratejik Dönüşüm: Kuşatma Politikasından Rekabeti Yönetmeye

Son yıllarda Suudi Arabistan’ın İran’a yönelik politikası köklü bir dönüşüm geçirdi. Yemen savaşı ve 2016’da diplomatik ilişkilerin kesilmesiyle zirveye çıkan çatışma politikalarının ardından Riyad, Tahran ile sürekli gerilim halinde olmanın kaynaklarını tükettiğini ve büyük kalkınma önceliklerini engellediğini fark etti.

Mart 2023’te Çin arabuluculuğunda ilişkilerin yeniden başlatılması, bu anlamda dönüm noktası oldu. Bu anlaşma, rekabetin açık çatışmalara sürüklenmeden yönetilebileceğinin karşılıklı olarak kabul edilmesi anlamına geliyordu. Riyad bugün, “geleneksel düşmanın” belirli koşullar altında bölgeyi daha büyük risklerden koruyan bir jeopolitik bariyere dönüşebileceğini de anlamış durumda.

Riyad Neden İran Savaşından Korkuyor?

1. Boşluk ve Dağılma Kâbusu

Riyad için en korkutucu senaryo İran’ın olası bir savaşta kazanması değil, çökmesi ve parçalanmasıdır. Irak, Libya ve Suriye’de yaşanan deneyimler Suudi karar vericilere acı bir ders vermiştir: Rejimlerin devrilmesi tehlikeli boşluklar yaratır ve bu boşlukları kaos, milis gruplar ve aşırılıkçı örgütler doldurur.

Bu durum İran için daha da ağır sonuçlar doğurabilir. Çünkü İran hem coğrafi hem nüfus bakımından büyüktür ve etnik ile mezhepsel çeşitlilik barındırır. İran’da merkezi devletin çökmesi şu sonuçları doğurabilir:

  • Körfez ülkelerine ve Türkiye’ye yönelen milyonlarca mülteci dalgası
  • Bölgenin derinliklerine yayılabilecek etnik ve mezhepsel çatışmalar
  • Yeni açılım politikalarıyla uyumsuz aşırılıkçı güçlerin ortaya çıkması

Bu nedenle Riyad, zayıf ama var olan bir İran’ı, çökmüş ve patlamaya hazır bir zaman bombasına dönüşmüş İran’a tercih etmektedir.

2. Vizyon 2030 ve Sürdürülebilir Kalkınma

Suudi endişesi yalnızca güvenlikle ilgili değildir; aynı zamanda ekonomik ve kalkınma boyutu da vardır. İddialı “Vizyon 2030” projesi, Suudi ekonomisini petrolden bağımlılıktan çıkararak çeşitlendirilmiş bir ekonomiye dönüştürmeyi hedeflemektedir.

Bölgesel bir savaş bu vizyonun tam tersidir:

  • Yatırımlardan silahlanmaya ve acil askeri harcamalara yönelme
  • Ekonomik çeşitlendirme planlarının aksaması
  • Hürmüz Boğazı’nın kapanması halinde enerji piyasalarının istikrarsızlaşması ve ülkenin en büyük gelir kaynağının tehlikeye girmesi

Riyad, bölgesel istikrarın kendi kalkınma projesinin başarısı için temel bir şart olduğunu bilmektedir.

3. Tehdit Algısında İran’dan “İsrail’e” Kayma

Suudi tutumunu belirleyen en kritik faktörlerden biri de budur. Gazze savaşından sonra İsrail’in niyetleri çarpıcı biçimde ortaya çıkmıştır. Tel Aviv’in “ezici zafer” olarak nitelendirdiği gelişmelerin ardından “Fırat’tan Nil’e” uzanan genişleme haritaları gündeme getirilmiştir ve bu haritalar Suudi topraklarının bazı kısımlarını da içermektedir.

Daha da tehlikelisi, İsrail’in Suudi hava sahasını kullanarak Katar’daki Hamas liderlerini hedef almaya çalışmasıdır. Bu durum egemenliğin açık bir ihlali olarak görülmüş ve Riyad’a net bir mesaj vermiştir: İsrail çıkar gördüğü takdirde herhangi bir Arap ülkesinin egemenliğini ihlal etmeye hazırdır.

Bu gelişme Riyad’ı “varoluşsal tehdit” kavramını yeniden değerlendirmeye zorlamıştır.

4. İran Bir Jeopolitik Bariyer Olarak

Riyad’da giderek güçlenen bir kanaat vardır: İran’ın varlığı, İsrail’in yayılmasına karşı gerekli bir denge oluşturur. Eğer İran çökerse, bölgesel güç dengesi tamamen İsrail lehine değişebilir ve İsrail Atlantik’ten Körfez’e kadar uzanan bölgede tek hâkim güç haline gelebilir.

Bu, Suudi Arabistan’ın İran’ın müttefiki olduğu anlamına gelmez. Ancak tehditler arasında denge bulunmasının tek kutuplu bir hâkimiyetten daha iyi olduğu düşünülmektedir. Zayıf bir İran, İsrail’i meşgul eder ve onu Lübnan, Filistin, Suriye ve Irak gibi birçok cephede dikkatini dağıtmaya zorlar. Bu da Suudi Arabistan’a manevra ve kalkınma alanı sağlar.

Sonuç: Savaşın Ortasında Hayatta Kalma Denklemi

Savaşın başlamasına ve bölgesel olarak genişleme riskine rağmen — özellikle Tel Aviv’in Körfez ülkelerini, başta Suudi Arabistan olmak üzere, İran’a atfedilen sabotaj operasyonlarıyla çatışma bataklığına çekmeye çalıştığı bir ortamda — Riyad, İran’a karşı askeri bir ortaklığa girmeden önce çok dikkatli düşünmektedir.

Bunun başlıca nedenleri şunlardır:

  1. Güç dengesinin herhangi bir taraf lehine aşırı şekilde bozulmasından korkmaktadır; çünkü bu durum otomatik olarak kendisine zarar verecektir.
  2. Savaşa katılması, Yemen’deki rakiplerinin Suudi petrol tesislerini hedef almama taahhütlerinden kurtulmasına yol açabilir; bu da ekonomisini ve kalkınma projesini zayıflatır. Ayrıca Suudi Arabistan su arıtma tesislerinin devre dışı kalmasını göze alamaz.
  3. İsrail projesine güvenmemektedir; çünkü savaş kazanılsa bile bir sonraki büyük hedefin kendisi olabileceğini düşünmektedir.

Sonuç olarak Riyad’ın tutumu hassas bir dengeye dayanır: İran’ın kendisini tehdit etmeyecek kadar zayıf, ama çökmeyecek kadar güçlü olmasını istemektedir. Suudi Arabistan, sonuçlarını kaldıramayacağı ve sonucunun ne olacağını garanti edemeyeceği bir savaşa katılmak istememektedir.

Riyad, savaş sırasında ve sonrasında İran ile rekabeti varoluşsal bir çatışmadan yönetilebilir bir rekabete dönüştürebileceğine güvenmektedir.

Ve büyük paradoks şudur: 47 yıllık düşmanlıktan sonra, Suudi Arabistan ile İran’ın çıkarları tek bir noktada kesişmektedir — hayatta kalma ve güç dengesi. Çünkü bölgesel ve uluslararası bazı güçler, her iki ülkenin de istikrar kazanmasını istememektedir.

Exit mobile version