Ayrılık mıdır Aslolan?

Hakan Mertcan

Bir Antakya vardı, dimdik,
ipekten yazmalar dokuyup,
kuş kanatlarında şiirler,
koli koli,
allı morlu mektuplar gönderdiğimiz…

6, üstü neydi demeden, dayandı işte kapıya,
destursuz şu-bat!
Girdi içeri ansızın;
kan revan, gayrı zaman,
20, byikfi, artık irmi!
pare pare yürek,
yalnızlık harmanında mezat.

Değil mi ki, göçüp gideceğiz bu mekanlardan,
ayrılacağız nasılsa en sevdalılardan,
kemirir bu fikir nefsi zaman zaman,
oradan oraya savrulan;
lakin başka, hakikati idrak,
bambaşka, müstakbel olanı birden yaşa(yama)mak…

Rıhtımda yalnız o “ahmak”,
melankolik şair bekler ancak
bulamaz bazı bazı,
o çaresi kendinde olanı
Beni Âdem der eskiler, ey fukara insan evladı.

Kim ister ki böyle bir başına karanlığa armağan olmayı,
itilip kakılmayı,
böyle üç kuruşluk serserilere,
kocamış zengin sofralarına meze olmayı,
gencecik umutkar bir yürek iken,
daha dün oysa daha dün!..
Çığlıkları altında solgun ve paramparça,
sessiz bir yamalı manto,
kışın zemherisi üzerine değil, zehrine örtülmüş…

Kim bilecek ki, o pörsümüş pardösü altında sakladığın
harap kalbi,
yanına sardığın terk-i diyar dost hatıraları,
bir tutam aşk döküntüsünü, cansız bir anıyı, taşlaşan gözyaşını ve hıncı!
Eski mi eski bir yürek sızısından, çağdışı çabaların gölgesinden akıp da gelen bu hüzzamlı inilti, bu adi maskeli geçit,
eski bir makamdan beyhude çalan anılar gramofonu,
velhasılıkelam, unutulmaya yazgılı bir film şeridi geçer gider,
oysa daha neler biriktirecektik gözbebeklerimizde,
ışıltılı, ipil ipil,

n’apmalı şimdi?
Kurtuluş nerede, unutmak mı gerek sahiden?

Yine de yeşerme zamanıdır
bağrından vurulmuş günlerin kalbinden,
ölü toprağı serpilmiş coğrafyamın alnından,
Kharon, hazırlamış ölüme aç kayığını,
Silpius’tan gözlüyor Antakya’yı.
Hadi toparlan,
ufalanan görkemli anıtlar, kabaran toprak altından
kalk bir kez daha!
Gök işgal altında, gasıp arsız, rahmet firari!

Zulmetin nümayişi altında,
evlatlarına kasteden Satürn’ün kahreden iştahı, kanlı salyaları,
Beelzebub’un sinsi bekleyişi;
nifak tezgâhında dokunan kamçısıyla İblisin,
kasıp kavuran ateşin,
alıp savuran rüzgarın karşısında.
İki heybetli tarih yazıcısı,
Musa Dağı – Kel Dağı arası,
bir kökü Hıdırbey,
bir kökü Süveydiye sahili;
bir ucu karşıda Lazkiye, Biladü’ş-Şam,
bir ucu gerilerde Kilikya,
uzayıp duran kıl kıl damarlar.
Evlatlarının ağır yükü kalbinde,
Ab-ı hayatla sulanmış bastonu nasırlı ellerinde,
defne kokulu şalı omuzlarında,
tîn, rimmên ve
rîḥên kucağında,
bahhûrlar içinde dimdik bir zeytin ağacı misali…

Olacak bir Antakya
elbet
candan
gülen yeniden
ve gülden.

[Byikfi: Yeter; İrmi: Bırak; Tîn: İncir; Rimmên: Nar; Rîḥên: Reyhan]

Ehlen Dergisi’nin 3.sayısında yayımlanmıştır.