Afet Sonrası Mülksüzleştirme, Asimilasyon ve Dikmece Direnişi

Mehmet Uğur, Ekonomi ve Kurumlar Profesörü, Greenwich Üniversitesi
Barış Can, Siyaset Bilimi Uzmanı

Geniş bir literatür, afet-sonrası yeniden imar süreçlerinin devlet eliyle birer yağmacılık ve mülksüzleştirme aracı olarak kullanıldığını belirtir. Bu tür operasyonların gerçekleşme ihtimali,  zenginlere hizmet eden neo-liberal ekonomi politikaları izleyen, etnik ve dinsel azınlıkları bastırmaya ve marjinalize etmeğe çalışan ve meşruiyetini rant temelli bir biat sisteminden alan rejimlerde daha yüksektir. Naomi Klein’ın felaket kapitalizmi tezine göre, afet-sonrası yağmacılık ve mülksüzleştirme serbest piyasa ideolojisinin bir ürünüdür. 

AKP rejiminin özellikle Antakya, Defne, Samandağ ve Altınözü başta olmak üzere çok-kültürlü deprem coğrafyasında felaket kapitalizmi teorisine uygun bir mülksüzleştirme ve asimilasyon politikası izleyeceği depremin ilk günü belli olmuştu. Bu coğrafyada yaşayan Arap Aleviler, Arap Hıristiyanlar, Ermeniler ve Yahudiler devletin kendilerine sahip çıkmadığını, binbir zorlukla kendilerine ulaştırılmaya çalışılan devlet-dışı yardımları engellemeye çalıştığını gözleriyle gördüler. Bu nedenle, deprem-sonrası yeniden imar sürecinde devletin kendilerine adil davranmayacağını not ettiler ve yaralarını güçlü bir mekan aidiyeti temelinde sarmaya çalışacaklarını belli ettiler. Mahalle ve köylerdeki duvarlara Arapça ve Türkçe olarak yazılan “Buradayız, gitmiyoruz” sloganı doğaya ve kendilerini yüzüstü bırakan hükümete meydan okuyan bir ifadeydi.

Afet sonrası mülksüzleştirme ve asimilasyonun ekonomi politiği 

Afet-sonrası imar sürecinde gerçekleştirilen mülksüzleştirmelerin en yaygın biçimi toprak gaspıdır. Toprak gaspına karşı kurulan bir mücadele ve dayanışma ağı olan Uluslararası Toprak Koalisyonu’nun(1) tanımına göre: 

  1. İnsan haklarını, özellikle de kadınların eşit haklarını ihlal eden; 
  2. Afetten etkilenen toprak kullanıcılarının özgür ve önceden bilgilendirilmiş rızasına dayanmayan;
  3. Kapsamlı bir değerlendirmeye dayanmayan veya sosyal, ekonomik ve çevresel etkileri göz ardı eden; 
  4. İstihdam ve sosyal hakların paylaşımına ilişkin açık ve bağlayıcı taahhütler içeren şeffaf sözleşmelere dayanmayan; ve
  5. Etkili demokratik planlamaya, bağımsız denetime ve etkilenen mülk sahiplerinin etkin katılımına dayanmayan her türlü istimlak, mülkiyet devri veya imtiyazlar toprak gaspı yoluyla mülksüzleştirme anlamına gelir.

Ekonomi-politik literatüründe, afet sonrası mülksüzleştirmeyi ve onun bir biçimi olan toprak gaspını açıklamaya yonelik üç yaklaşımdan sözedilebilir. Afet Risk Yönetimi (AYM) yaklaşımına göre afet-sonrası toprak gaspı, mülkiyet hakkını ve ilişkilerini düzenleyen kurum ve kuruluşların zayıf olmasının bir sonucudur. Zayıf mülkiyet kurumları ve afet bir araya gelince ya yeterli kayıt olmaması ya da varolan kayıtların kaybolması nedeniyle afetzedeler kendi haklarını kanıtlama olanağını yitirir; devlet ve devletin himayesindeki müteahhitler, şirketler afetzedelerin mülküne çöker.  Bu literatürde afet-sonrası toprak gaspı daha çok teknik bir sorun olarak görülür. Bu sorunun önüne geçmek için toprak mülkiyeti kurumlarının güçlendirilmesi büyük ölçüde yeterli bir çözümdür. 

Afet-sonrası mülksüzleştirmeyi daha çok teknik bir sorun olarak gören AYM yaklaşımı ancak mülkiyet kurumlarının zayıf olduğu ülkelerde yaşanan mülksüzleştirme ve toprak gaspı olayını açıklayabilir. Oysa bu tür uygulamaların büyük bir çoğunluğu mülkiyet kurumlarının güçlü olduğu ülkelerde ve mülkiyet hakkını kanıtlayan belgelere rağmen gerçekleşmektedir. Bu tür durumlar için Eleştirel Kalkınma Çalışmaları (EKÇ) perspektifine başvurmak gerekiyor.

EKÇ geleneğinden gelen araştırmacılar mülksüzleştirmeyi ve toprak gaspını sermaye birikiminin bir ürünü olarak açıklar. Bu perspektifte, mülksüzleştirme ve toprak gaspı maden, gıda, enerji gibi girdilerin kapitalist üretim süreci için güvence altına alınması gereğinin bir sonucudur. Ancak gerekli olan topraklar genellikle küçük üreticilerin mülkiyetinde olduğu için, David Harvey’in deyimiyle “mülksüzleştirme yoluyla birikim” için bu topraklar mülk sahiplerinin elinden zorla alınır. 

Madencilik ve enerji projeleriyle ilgili mülksüzleştirme operasyonlarını açıklamadaki başarısına rağmen, EKÇ yaklaşımı kendine özgü bir sınırlılık arz eder. Bu yaklaşıma göre mülksüzleştirme sürecinde ülkedeki rejimin niteliği pek önemli değildir; önemli olan faktör, küresel kapitalist ekonomi ve bu ekonominin istediklerini elde etme gücüne sahip sermaye şirketleridir. Sermaye birikimi odaklı bu yaklaşım ülkeler arasında veya aynı ülkede zaman içinde görülen mülksüzleştirme farklılıklarını açıklayamaz. 

Bu tür farklılıkları açıklayabilmek ve mülksüzleştirme ile asimilasyon arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için hükümetlerin ve afet bölgesindeki ortaklarının amaç ve özelliklerine bakmamız gerekiyor. Bunu yapmaya en uygun yaklaşım, Naomi Klein’ın (2007) geniş bir okuyucu çevresine ulaştırdığı Felaket Kapitalizmi (FK) yaklaşımıdır. Bu perspektife göre, afet sonrasında mülksüzleştirme ve toprak gaspı bir yandan neo-liberal sermaye birikiminin bir gereğidir. Diğer yandan, neo-liberal ideoljiyle hareket eden hükümetlerin afet bölgesini kendi imajlarında yeniden inşa etme tercihlerini yansıtır. Bu tercihlerde temel yön, hükümetlerin afet bölgesinde risk kaynağı olarak gördükleri etnik/dinsel toplulukları marjinalize etmek, bu toplulukların kültürlerini yeniden üretmelerini olanaklı kılan yaşam alanlarını dağıtmaktır. 

Bu nedenle, afet sonrasında hazırlanan imar planlarının bir özelliği yerel halkın katılımına kapalı olmasıdır. Diğer bir özelligi, eski yaşam alanlarını bir halkın maddi ve manevi kültürünü yaşadığı ve yeniden ürettiği mekanlar olarak görmek yerine; yıkılması, yeniden yapılandırılması ve yeniden sermayelendirilmesi gereken tehlikeli alanlar olarak görmesidir. “Afete dayanıklı” yaşam alanları kurmak bahanesiyle yukarıdan aşağıya empoze edilen bu imar planları sermaye birikimini hızlandırma amacına ek olarak tarihsel, ırksal, etnik ve çevresel yapıyı darmadağın edecek silah olarak kullanılır. 

Mülksüzleştirme ve asimilasyonun ‘hukuksal’ çevçevesi

Depremden sonra, AKP rejiminin felaket kapitalizmi modeliyle uyumlu ilk adımı 24 Şubat tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan 126 sayılı karanamedir. “Olağanüstü Hal Kapsamında Yerleşme ve Yapılaşmaya İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” olarak yayınlayan bu karanameye göre afet bölgelerinde geçici veya kesin iskân alanlarını belirleme yetkisi tek başına Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na verilmiştir. Mera ve orman alanlarının bakanlık kararıyla yerleşime açılabileceği; bu alanlarda plan ve imar uygulamaları beklenmeksizin jeolojik zemin etütleri yapılıp inşaata başlanabileceği belirtilmiştir. 

Kararnameye göre bakanlık, İmar Kanunu’nda varolan plan, parselasyon, ilan, itiraz vb hükümlerini uygulamayabilir; taşınmaz mülkiyeti ve imar haklarını kısmen veya tamamen başka bir alana aktarabilir; ve bu hakları takas, trampa işlemlerine konu edebilir. Özel mülkiyete tabi bütün taşınmazlar için bakanlık devir ve acele kamulaştırma kararı alabilir; mülk kıymet takdiri beklenmeksizin inşa faaliyetlerine başlayabilir. Etkilenen mülk sahipleri kamulaştırma kararına değil, sadece bedeline itiraz edilebilecektir. 

Bu kararname deprem bölgesinde inşaat sermayesi lehine hukuksuzluğun önünü açmış; yeniden imarı mülkiyet haklarıyla ilgili ciddi muğlaklıklar, riskler ve oldu-bittilerle dolu bir süreç haline getirmiştir. Kararnamenin zamanlaması da felaket kapitazmi perspetifindeki şok doktriniyle tam bir uyum göstermektedir. Devlet, hala deprem travması içinde olan yerel halkın üstüne yeni bir felaket salmış; yaşam alanlarının yeniden inşası sürecinde kendini merkeze koymuş; orada yaşayan insanların görüşlerini, ihtiyaçlarını, yaşam biçimlerini, kültürlerini hesaba katmacağını belli etmiştir. Devlet hem sermaye için yeni birikim imkanları yaratmayı hem de yereli kendi önceliklerine göre, şeffaflıktan ve denetimden uzak bir biçimde, şekillendirmeyi hedeflediğini açıkça belli etmiştir. 

Mülksüzleştirme ve yaşam alanlarını dağıtma yolunda ikinci adım, 5 Nisan 2023 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7033 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesidir. Bu kararnameyle, Antakya’nın tarihi merkezini kapsayan 307 hektarlık bölüm riskli alana çevrilmiştir. Bu alan, Antakya’nın kültürel-tarihsel kimliğini yüzyıllardır taşıyan, bugüne ulaştıran mekanları ve ibadet yerlerini kapsamaktadır. Her ne kadar yapılan açıklamalarda bu tarihi merkezin bir kültür alanı olarak yeniden inşa edileceği söylense de neyin, kim tarafından, nasıl inşa edileceğine dair şeffaf, güvenilir bilgi edinmek mümkün değildir. Çok-kültürlü ve çok-dinli yerel halkın süreçten dışlanması, yeniden inşa edilecek merkezin yalnızca rant kaynağı bir turizm destinasyonu olarak tahayyül edildiğine dair kuşkuları arttırmıştır. 

Üçüncü adım Antakya ve Defne’de depremden zarar gören 207 hektarlık yerleşim alanının rezerv yapı alanı ilan edilmesidir. 9 Kasım 2023’te yürülüğe giren yasa değişikliğine göre, yürütmenin gerekli gördüğü tüm alanlar rezerv yapı alanı ilan edilebilecek; rezerv yapı alanı ilan edilen yerler kentsel dönüşüm için boşaltılıp yerine yeni yapılar kurulabilecek. Bu yasa değişikliği yalnızca Antakya’yla sınırlı değil; ancak ilk uygulaması Arap Alevi halkının yoğun yaşadığı Antakya ve Defne oldu. İkinci uygulaması, bir ay sonra yine Arap Alevilerin çoğunluk olduğu Samandağ’da oldu. Yerel baro üyesi hukukçular bu uygulamaların anayasaya aykırı olduğunu, bu yasayla beraber kişilerin anayasayla güvence altına alınmış mülkiyet haklarının riskli hale geldiğini, en azından sınırlandığını belirtmektedir. Depremzede derneği de yasa değişikliğinin kişilerin mülksüzleştirilmesi, bulundukları yerlerden alınıp kırsal alanlara yerleştirilmesi ve değerli yerlerin ranta açılması gibi uygulamalara yol açacağını vurgulamaktadır. 

Dikmece direnişi

Depremden hemen sonra yayınlanan 126 sayılı mülksüzleştirme karanamesi kapsamında ilk toprak gaspı yapılan yerler Arap Alevilerin yaşadığı Gülderen mahallesi oldu. Şehir hastanesi kurmak amacıyla, Gülderen halkının özel mülklerinin aceleyle kamulaştırılmasına ilişkin karar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 14 Nisan 2023’te Resmi Gazete’de yayınlandı. Duruma tepki gösteren Gülderen halkı, kararın kendileri için ikinci bir deprem olduğunu, depremin yıkamadığı yaşam alanlarını devletin yıkmaya çalıştığını belirttiler. Hastahane inşası için yakında alternatif devlet arazisi ve AKP kodamanlarının villalarının yeraldığı alternatif alanlar olmasına ragmen, Gülderen halkının itiraz ve protestoları hükümetin toprak gaspını engelleyemedi. 

Gülderen’deki mülksüzleştirme hamlesi Antakya ve civarında yaşayan Arap Aleviler için beklenmedik bir durum değildi. Nitekim, Dikmece halkı tam o sıralarda Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nın (TOKİ’nin) özel şirkete verdiği ihale kapsamında kamulaştırma kararını bekliyordu. Tarım arazilerinin  gaspı anlamına gelen bu operasyonu önlemek için ilk protestolarını 22 Mayıs’ta gerçekleştirdiler. Dikmece halkının direnişi o günden bu yana yedi aydır sürüyor.

Dikmece direnişi, medyada ve sosyal medyada çok geniş bir şekilde yer aldı. Direnişle ilgili haberler, güvenlik güçlerinin TOKİ ve özel müteahhitlik şirketinin istekleri doğrultusunda Dikmece halkına şiddet uyguladığını, halkın bu şiddete rağmen direnişe devam ettiğini gösteriyor. Dikmece halkının bu direnişi, afet-sonrası mülksüzleştirme ve toprak gaspı operasyonlarının Türkiye’deki karakterini ve bu karakterle AKP ideolojisi arasındaki ilişkiyi su yüzüne çıkardı. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD’nin) 18 Ağustos 2023 tarihli Dikmece Raporu(2) hem direnişçilerin gözlemleri hem de devletin ihlal ettiği haklar açısından değerli bilgiler içeriyor. Bu nedenle, yazının bundan sonraki bölümü İHD’nin bu raporuna çok şey borçlu. 

İHD Raporu, Dikmece sakinleri ile yapılan birebir ve toplu görüşmelere; yerelde çalışma yürüten bazı siyasi parti, sendika, meslek odaları, Hatay barosu ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden alınan bilgilere dayanıyor. Direnişçilerin söyledikleri, yukarıda kitabi açıdan ele aldığımız afet-sonrası mülksüzleştirme ve toprak gaspı riskini, bu riskin kendi yaşam alanları ve kültürleri açısından anlama geldiğini çok iyi bildiklerini gösteriyor. 

Görüşmecilerden birisi, devletin deprem-sonrası zorunlu istimlak kararının Dikmeceliler açısından anlamını şu şekilde açıklıyor: “Şu an depremden dolayı zaten insanlar evsiz. … Sabah kalkıyoruz bakıyoruz E-devlet’e, tapumuz yok, kamulaştırılmış. Ayrıca bize bilgi de verilmiyor.” Diğer bir görüşmeci şöyle feryat ediyor: “30 yıl  Arabistan’da çalıştım, buraya yatırım yaptım, araziler aldım. 700 zeytin ağacım var. 30 kişi geçiniyoruz. Torunlarım, gelinlerim, oğullarım hepsinin geçim kaynağı buBütün arazilerim kamulaştırılmış. Biz ne yaparız? Bu adil mi?” 

Üçüncü görüşmeci bir kadın ve devletin politikasının kendilerini kendi yaşam mekanlarında nasıl mülteci konumuna düşürdüğünü şu sekilde anlatıyor: “Ben çocuklarımı arazilerimden elde ettiğim gelirle okutuyorum. Tüm geçim kaynağım kamulaştırılmış. Ben bir anneyim inanın  ağaçlarımıza çocuğumuz gibi bakıyoruz. Çok kötü bir durum bu.  Kendi topraklarımızda mülteci konumuna düştük.”

Dikmeceliler, devletin mülksüzleştirme operasyonunun kimliklerinin ve kültürlerinin sürdürülebilirliği açısından nasıl bir tehlike oluşturduğunu da çok iyi biliyorlar. Örneğin bir görüşmeci şöyle konuşuyor: “Bu topraklarda doğdum bu topraklarda büyüdüm, çiftçilikle uğraşıyorum. … Kamulaştırılan yerlerin imar planına baktığınızda binlerce dönüm tarım arazisi yok oluyor. … Hem depremzedeyiz hem de geçim kaynaklarımıza el konuluyor.” Diğer bir görüşmeci “… Hatay’da herkes bilir, bizim buranın asırlık zeytinleri var, Arapçayla SAVRANİ diyoruz. Çok kalitelidir. … Arazilerimizi köyümüzü terk etmek istemiyoruz, milyonlarca lira verseler de bu topraklardan kültürümüzden kopmak istemiyoruz.” İHD raporunda olmayan ama direniş sürecinde Artı Gerçekgazetesine konuşan bir kadın durumu şu şekilde özetliyor: “Bize resmen buradan çıkın gidin diyorlar. … Biz çocuklarımızın asimile olmasını istemiyoruz. Buradaki demografik yapıyı değiştirmek istedikleri, kültürümüze saldırı yaptıkları aşikar. Buradayız, gitmiyoruz!

Yukarıdaki alıntılar Dikmece halkının afet-sonrası mülksüzleştirme ve asimilasyon politikalarının bilincinde olduğunu, bu politikaların AKP ideolojisinin renklerini taşıyan versiyonunu çok iyi okuduğunu gösteriyor. Bu doğru okuma ve haklı olduklarına dair inanç deprem şokuna rağmen direnişi sürdürmelerinin temel nedenidir.

İHD’nin bulguları değerlendirmesi, devletin açık bir mülkiyet hakkı ihlali işlediğini, bu ihlalin aktörlerinin hükümet yetkileri, güvenlik güçleri, TOKİ ve hükümete yakınlığıyla bilinen müteahhitlik şirketleridir. Bu anlamda, devletin Dikmece’deki istimlak operasyonuyla gündeme gelen mülksüzleştirme hem afet-sonrası sermaye birikimi perpsektifiyle hem de şok doktrini tezine dayalı felaket kapitalizmi perspektifiyle uyumludur. Ayrıca, felaket kapitalizmindeki marjinalleştirme tezine uygun olarak, Arap Alevilerin yaşam mekanlarını hedefleyen bu mülksüzleştirme ve toprak gaspı operasyonunun asimilasyon amacı taşıdığını belirtmek gerekiyor. İHD’yle veya basınla konuşan Dikmecelilerin hemen hemen hepsinin sorduğu şu soru nedeniyle, bu saptama daha da anlamlı olmaktadır: Dikmece yöresinde ormanlık vasfını yitirmiş orman arazileri ve hazineye ait devlet arazileri mevcutken, devlet neden Dikmeceliler’in geçim ve yaşam alanlarını zorla istimlak etmektedir? 

Direnişin hukuki boyutu ve olası sonuçları 

Kamulaştırmalara karşı direnişe başlayan Dikmeceliler; tarım arazilerine ve zeytinliklerine el koyma kararlarının yürütmesinin durdurulması ve iptali talebiyle 25 Eylül 2023’de dava açtı. Hatay 3’üncü İdare Mahkemesi, 7 Kasım 2023’te davayı ele aldı. Uygulanması halinde, el koyma işleminin telafisi güç zararlar doğurabilmesi nedeniyle mahkeme oybirliğiyle yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Bu karara göre, Dikmece’deki mülksüzleştirme operasyonu davalı idarenin (yani Cumhurbaşkanlığı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın) savunması alınıp yeni bir ara karar alınıncaya kadar durduruldu. Davalı taraflar, yani Cumhurbaşkanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve TOKİ, yürütmeyi durdurmaya itiraz ettiler; ancak 3. İdare Mahkemesi itirazı reddetti. 

Yürütmeyi durdurma kararına ragmen, TOKİ 27 Aralık 2023’te jandarma eşliğinde iş makineleriyle Dikmecelilerin mülklerine girmeye çalışınca, Dikmece halkı tekrar direniş başlattı. Bunun üzerine iş makineleri geri çekilmek durumunda kaldı. Bakanlık ve TOKİ, yürütmenin durdurulmasına tekrar itiraz etti ve mahkeme daha önce almış olduğu yürütmeyi durdurma kararını kaldırdı! Mülksüzleştirme planının önünü açan bu karara rağmen, Hükümet Dikmecilelerin savunduğu zeytinlik ve tarım arazilerine şu ana kadar tekrar iş makinesi göndermedi. Bunun bir nedeni Dikmecelilerin kararlılığı ise, diğer nedeni yakaşan yerel seçimler öncesinde hükümetin imaj kaygısıdır. 

Hukuki süreçteki en son gelişme Hatay 3’üncü İdare Mahkemesinin 2 Ocak 2024’teki ara karar duruşmasıydı. Bu duruşmada, Dikmecelilerin avukatlarından Ecevit Alkan hükümetin mülksüzleştirmenin gerekçesi olarak sunduğu ‘kamu yararı’ argümanını redetti. Avukat Alkan, Dikmece’nin tarımsal üretim ve sosyal ilişkileri ile yaşayan bir köy olduğunu; bu köyün sosyal, siyasal ve kültürel haklarının parçalanmasında kamunun hiçbir yararı olmadığını belirtti. Ayrıca, bugüne kadar aceleyle alınan imar kararlarının kamu yararı açısından olumlu bir sınav vermediğini dile getirdi. Depremden sonraki 11 ay içinde,  toplam 300 bin konuta ihtiyaç duyulan Antakya ve çevresinde hükümetin ‘ivedi imar’ politikası yalnızca 6 bin konut üretebilmiştir! “Demek ki çok hızlı hareket etmenin kamuya yararı da yok” diyen Avukat Alkan, 7452 sayılı Kanunun mülkiyet haklarını ihlal ettiğini, bu nedenle Anayasa’ya aykırı olduğunu belirtti. İdare mahkemesinin anayasaya aykırı olan bu kanunu resen Anayasa Mahkemesi’ne götürmesini talep etti.  

Mahkemede ifade veren Dikmeceliler, hükümetin Dikmece’deki ısrarının 7452 sayılı yasa ile gerçekleştirilmeye çalışılan mülkiyet gasplarını meşrulaştırma kaygısından kaynaklandığını; bunun tüm Türkiye halkının aleyhine olan bir durum olduğunu; bu nedenle Dikmecedeki uydu kent projelerinin iptal edilmesini beklediklerini dile getirdiler. Hatay 3’üncü İdare Mahkemesi kararını bir dahaki duruşmaya erteledi. 

Görüldüğü gibi, hukuk sürecinin bir sonucu mülksüzleştirme operasyonunun geçici de olsa durudurulmasıdır. Bu kazanım Dikmece direnişinin mümkün kıldığı bir sonuçtur. Ancak, mahkemenin yürütmenin durdurulması kararından geri dönmesi nedeniyle, hukuk süreci aynı zamanda hükümetin ve TOKİ’nin uygun ilk firsatta yeniden saldırıya geçmesinin de önünü açmıştır. Bu anlamda, Dikmecelilerin mülksüzleştirilmesi ve marjinalleştirilmesi tehlikesi hala ciddidir. Bu tehlikenin ciddyetini gösteren geçmiş örneklerden birisi İstanbul Sulukule’deki mülksüzleştirme operasyonudur. 

İstanbul’da yüzlerce yıllık bir tarihe sahip olan ve dünyanın en eski Roman yerleşimlerinden biri sayılan Sulukule, 2006 yılında başlayan kentsel dönüşüm sürecinin sonunda bugün tamamen yıkılmış bulunuyor. Orada yaşayan Romanlar hem mülksüzleştirildi hem de kültürlerini yeniden üretebilecekleri bir mekândan mahrum bırakıldı. Bu mülksüzleştirme sürecinde hukuksal boyut Dikmece örneğiyle benzerlik göstermektedir. Mülksüzleştirme ve yıkıma karşı dava 2006’da açılıyor ve süreç 2019’da kentsel dönüşüm projesi iptal ediliyor! Ne var ki, aradan geçen 13 yıl içinde devlet gücü istediğini elde etmiş oldu ve eski Sulukuleden iz kalmadı! 

Sürecin başında mülk sahibi olan, ancak kentsel dönüşüm projesi nedeniyle mülkleri zorla ellerinden alınarak mülksüzleştirilen Sulukuleliler  2019’daki karar rağmen artık mülk veya hak sahibi sayılmamaktadır. Çünkü, projenin hukuksuz olduğu tescillenmiş olmasına rağmen, Romanlar artık haklarını aramak ve başlarına gelen felaketin hesabını sormak için ‘ehliyet’ sahibi değiller!  Bu örnek Dimece’de ve Antakya,  Defne, Samandağ’ın tehdit altındaki mahallelerinde yaşayan Arap Alevilere yönelik tehlikenin ciddiyetini göstermektedir. Genel olarak tüm Arap Aleviler için söz konusu olan bu tehlike, Alevi toplum içinde birikimi olmayan dezavantajlı kesimler için çok daha ciddidir. Hukuksal süreci manipüle etmede usta bir devlet çarkının varlığı karşısında, mülksüzleştirme ve asimilasyon tehlikesini bertaraf etmenin en etkili yolu Dikmece direnişini desteklemek; bu direnişi Antakya,  Defne ve Samandağ’ın mülksüzleştirilme tehdidi altındaki diğer mahallelerine yaygınlaştırmaktır. 

Sonuç yerine

Bu yazının başında belirttiğimiz gibi, toprak gaspı yoluyla mülksüzleştirme yeni ve Türkiye’ye özgü bir fenomen değildir. Özellikle neo-liberal ideolojiye sahip devletlerin zora dayalı sermaye birikimi için sık sık başvurduğu bir yöntemdir. Bu yöntemin kurbanları genellikle küçük mülk sahiplerinden ve devletin zaten halihazırda tehlike olarak gördüğü azınlıklardan oluşur. Türkiye’de Şubat depremi sonrasında Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yürütmeye tam yetki veren yasa değişiklikleri vasıtasıyla başlatılan mülksüzleştirmenin kendine özgü özelliği Arap Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Antakya, Defne ve Samandağ bölgesini hedeflemesidir. Bu durum, zaten Türkiye’nin Suriye iç savaşındaki pozisyonu nedeniyle kendilerini güvende hissetmeyen Arap Alevilerin dışlanmışlık ve ayrımcılık algılarını güçlendirmektedir.  Dikmece halkı, hem algılananan ayırımcı/asimilasyoncu politikaları etkisizleştirmek hem de yaşadıkları mekanlarda kültürel ve dini kimliklerini yeniden üretmek için mekansal aidiyete ve yaşam tarzını savunmaya dayalı yerel örgütlenmenin değerli bir örneğini hayata geçirmiştir. 

Yararlanılan kaynaklar

Harvey, D. 2001. “Globalization and the spatial fix (Küreselleşme ve mekansal oyunlar)”. Geographische Revue, 2(3), s. 23-31.

Harvey, D. 2010. Social Justice and the City (Toplumsal Adalet ve Kent) (Cilt 1). Georgia Üniversitesi Yayınları.

İnsan Hakları Derneği. 2023. https://www.ihd.org.tr/acele-kamulastirma-kapsamina-alinan-ve-toplu-konut-idaresi-baskanliginca-toki-konut-yapilmasi-planlanan-hatayin-antakya-ilcesine-bagli-dikmece-mahallesindeki-yasanan-hak-ihlallerini-izle/. 18 Ağustos 2023. 

Klein, N. 2007. The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi). Macmillan.

Lightman, T. M. (2020). Dispoşeşed: Exploring the Factors That Enable Post-Disaster Land Grabs (Mülksüzleştirilenler: Afet Sonrasında Arazi Gaspını Mümkün Kılan Faktörler), Lund Universitesi, Risk Yönetimi ve Toplum Güvenliği Bölümü, Lisansüstü Tezi. 

Young, T. (2021). Publicly Subsidized Disasters: Disaster Recovery and Dispoşeşion in Houston-Galveston. The Pennsylvania State University. PhD Thesis.


[1] https://d3o3cb4w253x5q.cloudfront.net/media/documents/Tirana_Declaration_2011_EN.pdf

[2] https://www.ihd.org.tr/acele-kamulastirma-kapsamina-alinan-ve-toplu-konut-idaresi-baskanliginca-toki-konut-yapilmasi-planlanan-hatayin-antakya-ilcesine-bagli-dikmece-mahallesindeki-yasanan-hak-ihlallerini-izle/

(Bu yazı Ehlen Dergisi’nin 3. Sayısında yayınlanmıştır. Dergideki başlıkta Dikmece yerine sehven Çekmece yazılmıştır. Okurlarımızdan özür dileriz.)